21 Haziran 2010 Pazartesi

Yoldaş Pançuni 100 yaşında


Pançuni, “pan” yani “bir şey”, “çuni” de, “yok” anlamında Ermenice iki kelimeden türetilmiş, yan yana gelince de, “Niteliksiz”, “Hiçbir şeyi olmayan” manasına gelen birleşik kelime. Sadece Ermenilerin değil, evrensel mizah edebiyatının en kıymetli örneklerinden biri olan Yoldaş Pançuni’nin yazarı Yervant Odyan’dan ünlü yazar Şirvanzade “Mizah için doğmuş en büyük Ermeni mizah ustası” diye bahseder. Aslında tek amacı para ve ün kazanmak olan “doğuştan” dalaveracı, çakma sosyalist, ya da daha kötüsü, o dönemin sık rastlanan sosyalist modellerinden Yoldaş Pançuni’nin maceralarının ilk basımı Püzantion (Bizans) dergisinde yapıldı. 1909 yılında tefrika edilmesinin üzerinden de tam 100 yıl geçti. Ermenileri ve edebiyatlarını bu coğrafyanın değeri olarak kabul edersek, Yoldaş Pançuni’yi de, hiç mübalağasız bu ülkenin, Don Quijote, Pickwick ya da Tartarin’e eşdeğer bir milli fenomeni sayabiliriz. Aras Yayınevi, bu kült eseri Sirvart Malhasyan’ın çevirisiyle Türkçeye kazandırdı. Üstelik kitap, Pançuni’nin sinematografik maceralarını resimleyen Mısır karikatürünün kurucusu sayılan Aleksandr Saruhan’ın illüstrasyonları ile tam bir edebiyat şöleni haline gelmiş.
UZUN SÜRELİ SANSÜR
İçi boş sloganlar, hayalci amaçlar, istismarcı sözde devrimcilerin bir tür bedenleşmesi olan Yoldaş Pançuni o kadar iyi ve gerçekçi bir siyasal satirdi ki ilk yayımlandığında Pançuni’yi gerçek sanmışlardı. Odyan şöyle anlatıyor bu durumu: “Püzantion’da ilk kez yayımlandığında çokları Pançuni’yi gerçek biri sandı. Hatta gerçek mi, hayal mi diye iki Vanlı iddiaya girmişler, hayır kurumlarından birine verilmek üzere ortaya para koymuşlar. Tabii hayalîdir diyen kazandı. Pançuni gerçek bir kişi değil, devrimci tiplerin yoğunlaşmış genel bir ifadesidir.”
Odyan’ın getirdiği eleştiriler güncelliğini hâlâ koruyor. Öyle ki, Sovyet Ermenistan’ında tüm kitapları yayımlandığı halde Yoldaş Pançuni, 1989 yılına, yani Berlin Duvarı’nın yıkılışına değin yayımlanamamıştı. Kim bilir, belki de SSCB de Yoldaş Pançuni gibiler yüzünden dağılmıştı.
BELA ‘GELİYORUM’ DİYOR
Kitabın girişinde Odyan, Yoldaş Pançuni’nin Trabzonlu bir ailenin en küçük çocuğu olarak 1875’te doğduğunu, annesinin doğumda öldüğünü, bu nedenle keçi sütüyle beslendiğini, ama Pançuni’nin boş kafalılığını ve hafifliğini buna bağlamamak gerektiğini yazar. Pançuni çok geç konuşmaya başlamış, ama başlayınca da susmamıştı. Öyle ki, babası onu susturabilmek için bir hekime dahi gitmiş, “Çaresi yok, kulağınıza pamuk tıkayın” cevabını almıştı. Konuşmayı bu kadar çok sevmesine rağmen, minik Pançuni kelimelerin anlamlarını tamamen değiştiriyordu. Bu sadece kendi bencilliğini vaaz edecek başarılı bir hatip için en büyük hususiyetlerden olacaktı. Bir akşam işten dönen babası masada duran çok değerli bir kabın tuzla buz olduğunu görünce onu çağırmış, “Ne yaptın be kabı!” diye sormuştu. Aldığı cevap “Yaptım baba” olmuştu. “Ne yapması ulan, kırmışsın köp’oğlu” deyince de, “Hayır baba, yaptım” cevabını almıştı. Daha sonraki günlerde eline ne geçerse kırmış, “Ne yapıyorsun” diye her azarlanışında ise “Yapıyorum” cevabı vermişti; gelecekteki hayatını öngörürcesine…
Nitekim okulda çoğu vaktini arkadaşlarına nutuk çekerek geçiriyordu. Bir gün, bir arkadaşıyla beş kere beşin kaç ettiğine dair diyalektik bir tartışmaya girmiş, arkadaşı yirmi beş deyince, hayır elli eder diye tutturmuş, arkadaşı Pançuni’yi tanıdığından “İyi, sana göre elli, bana göre yirmi beş olsun” dediğinde ise, “Hayır, seni mutlaka ikna etmem gerekir” diye arkadaşının kafasını taşla yarmıştı. Kitap şöyle devam ediyor: “Babası oğlunun bu tuhaf gidişatını görüyor, çoğu zaman dişlerini gıcırdatarak bağırıyordu. ‘Bela olacaksın, bela…’ Zavallı adam iyimserliğinde yanılıyordu. Pançuni bela değil, devrimci olacaktı…”
PANÇUNİ NASIL DEVRİMCİ OLDU
Babasını 17 yaşında kaybettiğinde, çok iyi bir tüccar olan ağabeyi ile kavga edip mirastan tüm payını almış, İstanbul’a göçüp üç yılda parayı tüketmiş, Trabzon’a, ağabeyinin yanına dönmüş ve ağabeyinin bu üç yılda servetini ikiye katladığını, çalışkanlığıyla tüm kentte nam saldığını görünce, üç yılda gerçekleşen bu iki tabloyu yan yana koymuş ve…
Ve “İşte o zaman kapitalizmin ne cehennemin bir adaletsizlik olduğunu ve servetin eşit dağılımının ne denli gerekli olduğunu kavramış. Şam yolunu bulmuş, ‘Işık olsun!’ sözü kafasının içinde çınlamış” ve “Artık sosyalist” olmuştu.
Ağabeyi 1895 katliamlarında varını yoğunu kaybetmiş, yurtdışına göç etmiş ve o sıralar Marsilya’da okuma bahanesiyle avarelik yapan Pançuni’ye gönderdiği parayı da kesmişti. Beş parasız kalan Pançuni, bir arkadaşına
“Bu durumdan nasıl kurtulacağım” diye sorunca, “Gel seni devrimci yapalım. Konuşma yeteneğin de var, bu yeterli” cevabını almıştı. Hummalı bir devrimci hareket içerisine giren Pançuni, Bulgaristan, Yunanistan, Mısır, İran ve sonunda Kafkasya’ya gelir. Meşrutiyet ilan edilince soluğu İstanbul’da alır, ama burada sekiz-on konferans verip Paris Komünü’nü ballandıra ballandıra anlatmasına rağmen yüzüne bakan olmayınca kararını verir: “İstanbul’dan ziyade taşrayı uyandırmak, aydınlatmak, dönüştürmek kaçınılmaz bir gereklilikti.”
Yoldaş Pançuni, Arapkir’in 20 haneli Dzabılbar isimli Ermeni köyüne gelir. “Dzabılbar köyünün özellikle sosyalizm konusunda derin bir cehalet içinde olduğunu söylemeye gerek yok. Benim görevim önce sınıfsal ayrımları yaratmak” olacak der ve üç tarla, iki inek, iki keçi ve bir eşeğe sahip Res Sarko’yu da köyün hain burjuvazisi ilan eder. Köy papazı Der Sahak’ın Res Sarko ile dostluğunu kapitalistlerin ve ruhban sınıfının fakir köylülere karşı kurduğu ebedi ittifak olarak tespit eder ve kitap boyunca “devrimci merkeze” gönderdiği mektuplar
hep “Acele para yollayın” diye biter.
Köyde devrim yapmak için köyün delisi Avo ve çocuklardan bir milis kuran Pançuni, bu işin böyle olmayacağını anlayınca, komşu Kürt köyü Komraş’a gider ve hapisten yeni çıkan Haso ile “Komraş Sosyal Devrimci Karl Marks” kulübünü kurar. Kurduğu örgütler arasında tek üyesi sağır Sara olan “Dzabılbar Bilinçli Kadınlar Öncü Birliği” de vardır. Yağmacı Kürt Haso’yu köye tebelleş edince, Haso tutuklanır. Bu gelişme üzerine Komraş Kürtleri Dzabılbar’a saldırır, köyü yakıp yıkar ve çoğunu öldürürler.
Yoldaş bu durumu “Kan aktı ve sınıf mücadelesinin tarlalarını suladı” diye izah eder ve Res Serko’nun başıboş eşeğini el koyarak yeni hedefine doğru yola çıkar.
Kitap böyle devam ediyor. Bu enfes edebî şölenin tamamını okumak isteyenler, hediyesi karşılığında kitabı alacaklar ve hiç pişman olmayacaklar. Benden söylemesi…

Taraf Kültür EKi, 10.12.2009

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder