21 Haziran 2010 Pazartesi

Varlığıyla bir protesto: Edgar Allan Poe

Baudelaire'in “Hiç kimse insan yaşamını ve doğanın istisnalarını daha büyülü anlatmadı” dediği Edgar Allan Poe, içimizdeki Öteki’ni tüylerimiz diken diken ederek bizimle tanıştırıyor
Ona göre didaktik şiir gayrımeşrudur. Gerçekçilik kaygısından uzak yazılmalı, muğlaklık esas olmalıdır. Sanat anlayışı güzellik üzerine kuruludur. Şiir ona göre hoş duygular uyandırmalıdır

Amerikan Edebiyatı’nın romantik akımının en ünlü yazar ve şairlerinden olan Edgar Allan Poe’nun doğumunun 200. yılı kutlama etkinliklerinden belki de en dikkat çekicisi, geçtiğimiz 11 ekim pazar günü adına düzenlenen ikinci cenaze töreni oldu. Öyle oldu çünkü 40 yaşında Baltimore’da yaşama gözlerini erken ve talihsiz bir biçimde yumduğunda, aralarında bir iki akraba ve meslektaşının bulunduğu sadece yedi kişinin katıldığı cenaze töreni, din adamının tören yapmaya
lüzum görmemesi üzerine üç dakika sürmüştü. Öldüğünde Amerika’nın en tanınmış şair ve yazarlarından olmasına rağmen kuzeninin
ölümünü kimseye haber vermemesi bunda etkiliydi. Belki de bir
vasiyetti bu, kimbilir.
11 ekimdeki Poe’ya iade-i itibar törenine sadece Amerika’dan değil, Vietnam dahil dünyanın dört bir yanından Poe hayranları katıldı. İlk törende bulunan dört kişiye inat 400 kişi bulundu bu törende. Poe’nun temsilî cenaze arabasının Baltimore’da bulunan evi ve Westminster Mezarlığı arasındaki güzergâhta dizilen hayranlarının büyük çoğunluğu, gerçeklik duygusunu ve büyük yazara olan saygılarını göstermek için Poe’nun yaşadığı dönemin kıyafetlerini giymişlerdi. Nazım Hikmetleri, Sabahattin Alileri, William Saroyanları hatırlayıp imrenmemek mümkün mü?
Edgar Allan Poe’nun ölümüne dair çeşitli rivayetler var. Yaşamı boyunca çektiği şiddetli yoksulluğun etkisiyle muvazenesini oldukça yitiren Poe, biricik eşi Virginia’nın tüberküloz olduğunu dahi fark etmemiş ve onu kaybettikten sonra, biraz olsun para kazanabilmek ve Stylus adını vereceği dergi projesi için konferanslar vermek üzere seyahate çıkmıştı. Richmond’a geldiğinde, burada çocukluk aşkı Elmira Royster Shelton’la karşılaştı. Kendisi gibi dul olan Shelton’la evlenmeye karar veren Poe, New York’a dönüp eşyalarını toparladı ve 28 Eylül 1849 günü gemiyle yeniden Baltimore’a döndü. Bundan ölümüne kadar geçen sürede neler olduğu pek kesinlik kazanmaz. Philadelphialı bir kadının şiirini düzeltmek karşılığında kazandığı 100 doları almak için çıktığı gece yürüyüşü sonucunda Ryan's Inn adlı bir meyhanede aşırı içkili ve hırpalanmış bir biçimde bulundu. Dört gün sonra ise, 7 Ekim 1849 günü Baltimore'daki hastanede öldü, öldüğünde 40 yaşındaydı ve son sözleri “Tanrım, düşkün ruhuma yardım et” oldu.
KENDİ EFSANESİNİ KENDİ YARATTI
Ölümü ve nedenleri ile ilgili -şeker, alkol koması, karaciğer iflası ve cinayet dahil- çelişkili ve anlaşılmaz birçok rapor hazırlanmıştır. Yıllar geçtikçe kendisini tanıyan ve tanımayanlar tarafından ortaya atılan kuramlar ve söylentiler arttı. Belki de, karanlık edebiyatın dehalarından Poe için ilahlar da böyle bir gizemi onun için son bir saygı nişanesi olarak mümkün kılmışlardır.
Poe, gerçekten de kendi çağdaşları içinde en melodramatik yaşama sahip sanatçılardan biriydi. Ölümünün sırrı bir yana, daha henüz ölmeden efsaneleşmiş, laf aramızda, bu efsanelerin bir kısmını da kendi bizzat üretmişti. Mesela 1809 doğumlu olduğu halde, 1811-1813 yılları arasında doğduğunu iddia ediyor, bazı şiirlerini yazma yaşını erkene alıyor, Virginia Üniversitesi’nde eğitim süresini birazcık daha uzatıyordu. Ölümünden sadece iki gün sonra, Amerikan Edebiyat Antolojisi uzmanı sözde arkadaşı şair Rufus Griswold, Poe’nun yazışmalarını değiştirerek onu arkadaşlarının arkasından numaralar çeviren birisi olarak gösteriyor. Griswold kendi ölümüne yakın bir süreye kadar çoğu gerçekdışı pek çok söylenti yaymaya devam ediyor. Yıllarca buna inanılıyor da. Akıllarda o kadar yer ediyor ki bu söylentiler, Poe’nun hâlâ aklandığını söylemek zor. Belki de Mozart ile Salieri türünden, belki de sayısız kez tekrarlanan rekabet hikâyesi, onların arasında da vuku buluyor.
Edgar, tiyatro sanatçısı Elizabeth (Arnold) ve David Poe’nun ortanca oğlu olarak Boston’da doğar. Edgar henüz bir yaşındayken, babası evi terk eder ve küçük kız kardeşi Rosalie doğmadan da ölür. Annesi ise Edgar üç yaşındayken hayata gözlerini yumar. Edgar’ın hayata loş bakışını şekillendirecek talihsiz olaylar daha yaşamının hemen başında gerçekleşmeye başlamıştır. Her üç kardeşi farklı aileler evlat edinir. Edgar’ın payına ise Richmondlı bir gemi tüccarı olan olan John Allan ve eşi Frances düşüyor ki Edgar, “Allan” soyadını yeni ailesinden alır. Üvey babasının işi nedeniyle İskoçya’ya gider ve beş yıl boyunca İskoçya ve İngiltere’de yaşar, iyi okullarda okur. Richmond’a geri döndüklerinde babası onu Virginia Üniversitesi’ne kaydeder. O dönem okulda moda olan akıma kapılır ve içki, kumar ve debdebeli, vurdulu kırdılı hayatın içine düşer. Kumar yüzünden boğazına kadar borca batan Poe babasından yardım ister ancak reddedilir. Borçlarını ödemeyi reddeden babası bununla da kalmaz, üniversiteden alarak onu kendi firmasında muhasebeci yapar. Edgar kısa süre sonra evi terk eder ve yoksul bir hayat süren halası Maria Poe’nun yanına taşınır. Kısa bir süre sonra ise 13 yaşında olan Virginia ile evlenir.
Edgar Allan Poe’nun hayatında dört önemli mekân göze çarpar. Sırasıyla Baltimore, Richmond, Philadelphia ve New York. 1831’e kadar olan ilk şiirlerinin İngiliz romantiklerinin etkisinde olduğu görülür. 21 yaşına geldiğinde şair olarak kısıtlı bir çevrede tanınır ama henüz ünlü değildir. Kendisini Amerika, ama daha çok Avrupa’da ünlü yapacak önemli şiirlerini 1845’te yazar. En ünlü şiirlerinden “Kuzgun”/”The Raven”, “Ulalume” ve “The Bells” ününü iyice arttırır, hatta okullarda okutulmaya başlanır. Poe bu dönemde de konu açısından ilk yıllarında egemen olan romantik gotisizimden uzaklaşmaz, lakin teknik olarak adeta mükemmelleşir. Pek çok insan onun sayesinde şiiri tanır ve sever. 1. ve 2. sınıf İngiliz romantiklerini hem de bu kadar geç taklit etmeye başlayan birisi icin çok iyi bir seviyeye gelir. Bununla birlikte en büyük tutkusu iyi bir eleştirmen olmaktır. Şiir tarzını kurarken nasıl başkalarını taklit ettiyse, bir edebiyat eleştirmeni olarak da İskoç realist akımı filozoflarından ve İngiliz edebiyat dergilerindeki sert polemikçilerden ilham alır. Eleştirilerini yayımlayan dergilerin editör ve patronları ile sürekli polemik yarattığı için sürtüşme yaşar bu yüzden. Estetik konulara vurgu yaptığı için, eleştirdiği sanatçıları ve yapıtlarını kıskandığı veya bir kısmını ise kayırdığı şüphesiyle yaklaşılır kendisine .Gerçi Poe’nun temeldeki eleştirileri kendi içinde bir tutarlılığa sahiptir. Bununla birlikte Poe’nun eleştirmenliğinde yaptığı taklit mi, taşlama mı, parodi mi, latife mi belli olmaz. Sanatındaki muğlaklık eleştirmenliğine de epeyce sirayet etmiş gibidir.
Ona göre didaktik şiir gayrımeşrudur. Gerçekçilik kaygısından uzak yazılmalı, muğlaklık esas olmalıdır. Sanat anlayışı güzellik üzerine kuruludur. Şiir ona göre hoş duygular uyandırmalıdır. O şiirinde iç dünyasını, zaaflarını, acıları, kaygı ve kuruntuları, tabuları, çatışmaları anlatır ve düzyazıdan da sıkça faydalanır. Ünlü şiirlerinden “Annabel Lee”de bu bakışın karakteristik bir dışavurumu göze çarpar. Gerçi üstat Can Yücel, Poe’nun şiirlerinin çevrilemez türden olduğunu söyler ve haklıdır da ama, biz yine de seçtiğimiz bir çeviriyi buraya koyalım: “Çok uzun yıllar önce,/ Deniz kıyısında bir krallıkta/ Bir kız yaşarmış, belki tanırsınız onu,/ Adı Annabel Lee. / Ve kız başka hiçbir şey düşünmezmiş / Beni sevmek ve benim onu sevmemden başka. (…) Sonra soylu akrabaları geldi / Benden ayırıp, / Bir kabre hapsettiler onu, / Deniz kıyısındaki bu krallıkta. / Cennette, yarımız kadar bile mutlu olmayan / Melekler devam etti bizi kıskanmaya. / Evet! Sebep buydu / (Herkes bilir bunu / Deniz kıyısındaki bu karanlıkta / Rüzgâr çıkageldi bir buluttan gece, / Üşüterek öldürdü Annabel Lee’mi. (…) Ve bu yüzden, her gece vakti, uzanırım sevgilimin, / Sevgilimin, hayatım ve gelinimin / Deniz kıyısındaki kabrinin, / Uğultulu denizdeki mezarının yanına. Poe deyince akla gelen ilk şiirlerden bir diğer, pek çok sanatçıya –özellikle de benim hayran olduğum the Alan Parson’s Project grubunun Poe’nun öykü kitabıyla aynı ismi taşıyan albümü Tales of Mystery and Imagination’a- ilham kaynağı olmuş “Kuzgun”dur:
‘“Tependeki tüylerin kesilip, kırpılmış olsa da, sen’ dedim / ‘Eminim ki korkağın teki değilsindir / Dehşet verici, merhametsiz ve eski zamanların kuzgunu / Sen ki; gezinen karanlık sahilde / Söyle bana asıl ismin nedir Pluto’nun karanlık sahilinde’ / Kuzgun dedi ki; ‘hiçbir zaman!’”
Poe kendi yazdığı bir makalesinde, “Kuzgun”u kurarken önce insanları en çok etkileyecek konuya karar verdiğini söyler. Tema olarak hüznü seçmiştir. Gerekli duygu ve olay örgüsünü oluşturunca “O” harfinden yola çıkarak (çünkü en etkileyici harf ona göre budur) şiiri yazar. Kafiyeyi oluşturan Lenore ve Nevermore kelimeleri, “o” harfinin vurgusundan ortaya çıkar. Sürekli aynı sözcüğü tekrarlayan kuşun kuzgun olması ise, bir papağanın hiç de hüzünlü, lanetli ve korkutucu görünmemesindendir.
KORKU, CİNAYET VE DEDEKTİF
Türünün yaratıcısı Poe’nun hikâyeleri ve özellikle “Morg Sokağı Cinayeti”nde karşılaştığımız Fransız özel dedektif Chevalier C. Auguste Dupin, kendisinden 50 yıl sonra Sir Arthur Conan Doyle’a Sherlock Holmes tiplemesini yaratırken ilham kaynağı olmuştur. Dupin ile Holmes arasındaki en temel fark, aradan geçen elli yılda Batı uygarlığının ilerlediği yön ve Poe ile Doyle’un sanat anlayışları arasındaki fark kadardır. Dupin, düşünce okur, muğlaklığa ve insanın batıni kabiliyetlerine olanak tanırken, Doyle’un Holmes’u tam bir pozitivist bilimcidir.
POE’NUN SIRADIŞI TİPLERİ
Poe’ya göre kısa hikâyeler bir oturuşta okunamabilmelidir ki etki bölünmeden okuyucuya verilebilsin. Ona göre iyi yazarlar yazdıklarının okuyucu üzerindeki etkisini mükemmele yakın bir oranla hesaplayabilirler. İlk kısa hikâyelerini bir türe sokmak ise çok zordur. Çağının popüler türleriyle dalga mı geçtiği yoksa onları yeniden yorumlayıp değiştirmek mi istediği ayırt edilemez. Hikâyelerinde okuyucuyu sarsmak için değişik tiplemelere başvurur. Aristokrat deliler, kendine zarar veren katiller, depresif nekrofililer onun hikâyelerinde cirit atar. Denilebilir ki bütün Amerikalı yazarlar dünden bugüne ondan rahatsız olmuşlardır. Ralph Waldo Emerson, Henry James ve T.S. Eliot pek hazzetmez, “Henüz ergenliğe girmemiş çok yetenekli bir çocuk” tasvirinde bulunurlar onun için. Eleştirmenlerin bir kısmı onu psikolojik derinliği olan, edebî teknisyen veya öncü estetisyen olarak görürken, bir kısmına göreyse sadece bir şarlatandır. Amerikalı meslektaşları onu bir türlü anlayamazken, karşıda, yaşlı kıtada Poe’nun hayranları çoktur. Baudelaire, Mallarme ve Fransız sembolist şairler ilk estetik anlayışında Poe’yu örnek alıp eserlerini çevirirler. Sir Conan Doyle ve Bernard Shaw onu çok beğenir. Kim ne düşünür, kim ne derse desin, Mark Twain’den sonra en ünlü Amerikalı yazardır o. Poe gibi bu işten para kazanmaya çalışan biri için bundan daha iyisi olamaz.
CANİMİZ İÇİMİZDEN BİRİ
Ünlü kısa hikâyelerinden Kara Kedi’de çocukluğundan beri yumuşak başlı, iyiliksever biri olarak tanınan, en büyük tutkusu ise hayvan beslemek olan bir “sıradanın” nasıl bir caniye dönüştüğünü anlatır Poe. Bunu öylesine sade ve doğal yapar ki bu sadelik bizi çarpar, ürpertir. Genç yaşta evlendiği karısı da bir hayvanseverdir. Evleri adeta Nuh’un gemisi gibidir. Ama en sevdikleri de simsiyah renkli ve irice kedileri Pluto’dur. Yufka yürekli, yumuşak başlı bu kişinin metamorfozunun gerçekleştiği satırlar gerçekten çarpıcıdır.
“Bir gece kentteki uğrak yerlerimden birinden zil zurna sarhoş çıktıktan sonra eve döndüğümde, kedinin benden kaçtığı kanısına kapıldım. Onu yakaladım. Sert hareketlerimden korkunca elimi ısırıp küçük bir yara açtı. İşte o anda gözüm döndü. Kendimi kaybettim. Ruhum gövdemden kaçıp gitmiş, yerine içkiyle beslenen fesat bir iblis gelmişti sanki. Yelek cebimden bir çakı çıkarıp açtım ve zavallı hayvanı boğazından tutup bir gözünü oyuverdim! Bu korkunç olayı yazarken utançtan kızarıyor, yanıyor, ürperiyorum.”
Utanmasına bakmayın, hikâye daha da korkunçlaşarak devam eder. Yufka yürekli kahraman ruhundaki zıtlığa kulak vererek sakin bir kararla kediyi asıverir sonra. Evi yanar aynı gece. Daha yoksul bir eve geçerler karısıyla ve sefil bir meyhanede gördüğü siyah bir kediyi satın alarak eve getirir. Öldürdüğü Pluto gibi siyahtır ve tek gözü kördür bu kedinin de. Kendisine çok bağlı olması ve onu çok sevmesi adamı çıldırtmaktadır. Bir gece ayağına takıldığı için kediye çok kızar, eline geçirdiği balta ile onu öldürmek isterken karısı ona engel olur. O da baltayı karısının beynine indirerek onu öldürür.
BÖYLEDİR ONUN KARAKTERLERİ
Karşısına çıkan herkesin öldüğü, yoksul ve cefa dolu bir yaşam sürdü Poe da. Ama dehası, yaşamının kısıtlılığından öteydi. Eğer bir geceyarısı loş ışıklı oturma odanızın kapısını açarsanız, varlığınızın içine “Hiçbir zaman” diyerek üfleyen kafası kel simsiyah bir kuzgun göreceksiniz. İşte o Poe’nun Kuzgunu’dur. İçinizdeki Öteki’yi size anlatan, tanıştıran.
Poe’yu anlatmayı yine Baudeålaire'in bir sözüyle bitirelim: “Poe, varlığıyla başlı başına bir protestoydu.”

TAraf Kültür Eki, 15.10.2009

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder