21 Haziran 2010 Pazartesi

Türklerin Genesisi Üzerine - Murat Belge



Yazarımız Murat Belge daha evvel Taraf kültür ekinde küçük bir kısmıyla ele aldığı Türk Millî Romanı dizisini kitaplaştırdı. Millî kimliğin, Büyük Ulusal Anlatı’nın ve Türklerin Kökeni’nin romanlarda nasıl kurgulandığının anlatıldığı kitap, ülkenin bugününe dair de ciddi ufuklar açıyor.

”Osmanlı İmparatorluğu’nun bir çöküş sürecinde olduğunun katı bir olgu olarak intelligentsia’nın karşısına dikilmesi, bence, 1908′den önce değil sonra gerçekleşmiştir.

1908′e kadar, zayıf da olsa, işlerin düzelebileceğine dair bir umut vardı ve zaten 1908 de bu umudun gerçekleşmeye başlama anı olarak algılandı.” Bu cümleler Murat Belge’nin İletişim Yayınları’ndan çıkan son kitabı “Genesis ‘Büyük Ulusal Anlatı’ ve Türklerin Kökeni” kitabının girişinde yer alıyor. Gerçekten de bu kesim için 1908 büyük bir umudu ifade ediyordu ama işler hiç de arzu edildiği gibi gitmedi. Bosna’nın kaybı, Trablusgarp, Balkan faciası ve dünya savaşındaki yenilgi, her şeyi en azından “Osmanlılık” adına mahvetmişti.

Belge’ye göre bu zor zamanda kendini topun ağzında hisseden kesimin “Türk” kimliği üzerine düşünmeye başlaması, gecikmeye rağmen kaçınılmazdı. Kitap da zaten Türk kimliğinin “tarihî roman” yani “Büyük Ulusal Anlatı” türünde nasıl kurulduğuna mercek tutuyor. Murat hocanın derslerinde kendisinden dinleme şansı bulduğum şu tespit de bilmeyenlere benim gibi çok ilginç gelecektir: Çünkü Türk kavramının özellikle Rusya’dan gelen Türkik kökenli aydınların misyonerliğinde yayıldığı bir gerçek. Sonradan Osmanlıcılığı siyasî cinayetler ve entrikalar yardımıyla tarihe havale eden İttihat ve Terakki’nin kurucularının hiçbirisinin Türk olmaması gibi, tarihin bizi şaşırttığına tanık oluyoruz burada da. Batılılaşma projemize benzer, Türk milliyetçiliği de bize dışarıdan ithal anlayacağınız.

ÖZCÜLÜK VE MİLLÎ KİMLİK

Türk kan ve ırkına dayalı, ancak batıdakinin aksine sekülerleşememiş, yani dinin etkisinden arınamamış Türk millî kimliğinin inşasında “edebiyatın” rolünü inceliyor Belge kitabında. İlk bölüm Özcülük Düşüncesi’nin tahliline ayrılmış. Öz’ün varoluştan önce geldiği ve varoluş üzerinde belirleyici olduğu anlayışı, Şey’leri öyle yapan tanınabilir ve tanımlanabilir bir özleri olduğu fikrine dayanıyor. Öyle ki, Türklük, tarihin bir noktasında, tüm yüce kimlik değerlerimizin hepsini birden ihtiva eden hazine kutusunun, bulunabilir, çürümez ve kutsal olduğu tahayyülü üzerinde inşa ediliyor. Bu nedenle, diğer ulus devletler gibi, bu tip Türkler de, çağdaş millet tasavvurlarını, ulusun tekevvün edişini seçtikleri “o an” la verdikleri randevuda buluyorlar.

O öz hep vardır, tarihin bir noktasında keşfedilir ve bu ana gelişigüzel bağlanır. Şöyle diyor Belge:

“Çünkü bütün bu farklı ‘tekvin’ noktalarının aranmasının altında, bizim olduğu ve biz ondan neşet ettiğimiz için kıvanç duyacağımız bir “öz”ü bulup çıkarma kaygısı yatıyor.

KURULUŞ ANI, TARİHİMİZ NEREDEN BAŞLASIN!

“Birçok ülke edebiyatında ‘kuruluş miti’ denebilecek destanlar veya romanlar yazılmıştır” diye devam ediyor Murat Belge. Milletlerin ortaya çıktığı ve devletini kurmaya çalıştığı dönemlerde, yazarlar bu temayı mutlaka işliyorlar. “Kuruluş anı” “büyük millî anlatı”nın önemli bir bölümü oluyor. Bu anın “anlatı”sı “biz kimiz! “, “nereden geliyoruz, “bizi biz yapan öz nedir! ” gibi sorulara cevap arıyor. Belge, bu bağlamda öncellikle Kemal Tahir’in Devlet Ana’sını, Tarık Buğra’nın Osmancık ve Erol Toy’un da Azap Ortakları’nı incelemiş. Kuruluş An’ı olarak Osmanlı’yı esas alan Tahir ve Buğra, büyük millî anlatıyı oluştururken ideolojik olarak farklılaşır, ama amaçları aynıdır. Osmanlı’nın doğuşunda Marksizm’den birtakım kavramlar alan materyalist Tahir’e karşı, Tarık Buğra, bu olayın manevi ve idealist yönlerini ortaya çıkarmak için kendi eseri Osmancık’ı yazar; ama amaç ve varılan yer aynıdır. Erol Toy ise bir Marksist olarak Tahir ile hiç de uyumlu değildir. “Şu aile içi kavga nedeniyle” diye açıklıyor bu durumu Belge… Toy, Öz’ümüz saydığı Büyük Anlatı’nın açılış noktasını bir erken sosyalizm dönemi olarak kabul ettiği Bedrettin ayaklanmasına dayandırıyor. Tahir ve Toy’un romanlarında, Marksizm’in içinden milliyetçilik yapıldığı da görülüyor. Bu tür romanın belki de en popülerlerini Nihal Atsız’dan ediniyoruz. Lakin bu popülerlik daha çok çocuklar üzerinde tesirli oluyor. Belge, Atsız’ın amacının tam aksine, eserlerinin, ırkçı-milliyetçi ve militarist dünya görüşünü vermekte başarısız olduğunu, hatta tam aksi neticeler doğurduğunu iddia ediyor. Burada aklıma, milliyetçiliğin bir çocukluk hastalığı olduğu tespiti geliyor. Bedeli çocuk oyunlarından çok daha ağır olan bir tür “çocukluk” hastalığı… Ülkücü camiadan gelen Necati Sepetçioğlu ise “Kuruluş pentalojisi”nde, kuruluşu Türklerin Anadolu’ya ayak bastığı Malazgirt’e kadar geri çekiyor. Tabii bunu ne kadar geri çekerseniz o kadar makbul. Orduların ortaya çıkışı ve sınırların tayini ulus devletlerin ana iskeleti olduğuna göre, kuruluşunu, forsundaki değişiklikle M.Ö 209 yılında Mete Han’a kadar çeken Kara Kuvvetleri kadar uzak görüşlü olamamış millî yazarlarımız.

MİLLİYET NASIL İNŞA EDİLİR!

“Benedict Anderson’dan sonra milliyet hayal edilen, yani icat edilen bir kavram oldu. Milliyetçiler kavramın bu tür kullanılışına sinirlenirler” diyor Belge. Bunun karşılığında, Anthony Smith ise kavramın keşfedildiğini savunuyor. Bu özcü düşünceye daha münasip düşüyor. Belge bu derin tartışmaya girmeden milliyetin “bulunduğuna” dair daha nötr bir kavramla işe sarılıyor. Belge’ye göre önce milliyet icat ediliyor, sonra ona ait ne varsa keşfe çıkılıyor. Keşfedilenin çoğu da kurmaca olabiliyor diyor Belge; çünkü bu bir topluluğu belli bir hedefe doğru yönlendirme işi. Nitekim bu tip millî romanlarda “Soylu yalan” diye bir teknoloji de kullanılıyor. Mehmet Ali Tevfik’le bu tür edebiyata girmiş olan bu teknolojiye göre “geçmiş ve kimlik” yeniden kurulurken soylu bir amaca ulaşmak adına soylu yalanların kullanılması pek âlâ mümkündür.

Çünkü milliyetçi kuşaklar ancak böyle yetişiyor. Belge, Cumhuriyet Türkiye’sinde bitip tükenmeyen yer adları değiştirme, onları da yalan tarihlerle gerekçelendirme -Ani-Anı gibi- çabasını aynı ihtiyaca bağlıyor. Sakın üzülmeyin, bu bize özgü bir şey değil. Belge’ye göre bu sürecin yaşandığı dünyanın her yerinde aşağı yukarı benzer şeyler olmuş. Kitapta verilen Arjantin ve Japonya örneklerini mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

MİLLÎ EDEBİYATIN KAVRAM VE STEREOTİPLERİ

Murat Belge millî romanları analiz ederken, romanlarda yer alan stereotiplerin ve kavramların otopsisinde belirli başlıkları kullanıyor. Bunlar “Erkekler”, “Kadınlar (iffetli, orospu, sevgili) “, “İyi ve kötü yabancılar”, “Bize gelenler ve Bizimkiler”, “İyiler”, “Kötüler”, “Hainler”, “Düşmanlar”, “İdeolojik düşmanlar”, “Anakronzim”, “Arkaizm”, “Değişmeyen Tarih”, “Soylu yalan”, “Din ve millet”, “Yabancı nefreti”, “İstihbaratçılık ideolojisi” bunlardan birkaçı. Murat Belge yöntemi açıklarken, bu alandan damarlarımıza şırınga edilen “genel ideoloji”yi, söz gelişi yirmi beş öğeye ayırıp tanımlayabiliriz diyor. Eğer bu kitapları üretenlerin bu genel ideoloji ile sorunları yoksa, yani bunları doğrulamak üzere yazıyorlarsa, bu yirmi beş öğenin “eser”de takım halinde olması gerekmez. Bunların birçoğu hepsinde veya çoğunluğunda ortak olacak, bazılarınınsa bütün eserlerde yer alması yüzdesi daha düşük kalabilecektir. “Dolayısıyla” diyor

Belge, “bu tip eserleri incelerken aynı zamanda gerilerinde yatan genel ideoloji hakkında da bir saptama yapmış oluruz. İşin bu kısmı, ele alınan tek tek kitapların öğelerinin dökümünden daha az değil, daha çok anlamlı.

Bu gibi yöntemler, bence, edebiyatla “kültürel incelemeler” disiplini arasında kurduğu bağlar bakımından özellikle çok önemli. Estetikten yana kaybımızı bu öbür yana daha çok ışık tutarak gideriyoruz, diyebilirim.”

PEKİ NEDEN ROMAN!

Millî romanın millî kimlik ve millî tarih yaratmada neden roman genre’ını tercih ettiğini Belge, “… Oysa ‘roman’, elinin altındaki malzemeyi sıraya sokmakta çok daha özgür ve aslında bu özgürlük üstünde kurulmuş bir tür” diyerek cevaplıyor. Tabii amaç kimlik kurmak ve tarih yazmak olunca, roman türünün yapısından kaynaklanan bazı teknik sorunlarla karşılaşıyor millî romancılarımız. Ele alınan dönemin gerçek olaylarının akışıyla romanın olay örgüsünün olayları arasında uyum kurmak bunlarda sorun. Belge “Dolayısıyla, ‘olay’ları ‘gerçek’ ve ‘kurgusal’ olarak ikiye ayırabiliriz.

Tarihî romanda ister istemez tarih kişiye egemendir. Ancak ‘romancı’ muhtemelen ‘kişi’sini kendi yaratmak ve onunla bir şey söylemek istiyordur; gerçek tarihî kişi ise, romancının yaratabileceği biri değildir ve her zaman romancının o kişi hakkında yorumuyla tartışmaya hazır pek çok insan bulunabilir.

Aynı durum tarihî olaylar için geçerli ise de, kurgusallığın keyfiyeti bu türü özgür bırakır” diyor.Murat Belge yılların birikimi ve titiz bir çalışma ile ortaya sürekli başvurulacak değerli bir eser çıkarmış. Kötü roman yazmanın, ya da roman türünü tahkir ve tezyif etmenin 301′e giren bir yaptırımı yok. Belge, estetik kaygı taşımayan bu kötü edebiyat türüne uzun bir mesai verme sabrı göstererek, bugünkü yaygın politik söylem ve ideolojilerin kuruluşunu okuyanların dikkatine sunuyor.

TARAF, 23.11.2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder