21 Haziran 2010 Pazartesi

İstanbul’da Spinoza’lı Günler


Türkiye’deki ilk Spinoza etkinliği 14-15 kasımda Spinoza Çalışmaları Çevresi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi işbirliğinde üniversitenin Dolapdere kampusunda düzenlendi. Etkinlikte sunulan tebliğler üniversitenin yayınlarınca Spinoza üzerine yetkin çalışmaları bulunan Cemal Bâli Akal’ın editörlüğünde bir kitapta toplandı. Spinoza Günleri: Teolojik-Politik İnceleme Etrafında adını taşıyan bu kitapta Cemal Bâli Akal’ın dışında Türker Armaner, Gaye Çankaya Eksen, Eylem Canaslan, Tülin Bumin, Reyda Ergün, Manfred Walther, Alber Nahum, Solmaz Zelyüt, Birden Güngören ve Moris Fransez’in sempozyumda sundukları bildiriler yer alıyor. Spinoza’yı geniş kitlelere tanıtmayı amaçlayan Spinoza Günleri’nde sempozyumun yanı sıra, çeşitli sergi ve konferansların da düzenlendiğini ekleyelim.
Cemal Bâli Akal, bildirisinin girişinde “Bu ilk Spinoza etkinliğinin bir hukuk fakültesinde düzenlenmesinin basit nedeni, yalnızca daha önce bir başka yerde düzenlenmemiş olmasıdır. İkinci ve karmaşık neden ise, bazı hukukçuların, kendilerine gerçek diye sunulanın ardındaki gerçeği aramak gibi sapkın ve bozguncu bir fikre kapılmış olmaları ve bu arayışta zorunluluğun onları Spinoza’yla karşılaştırmasıdır” diyor.
Bol resimli iki sayfada Spinoza’nın felsefesini anlatmaya girişmek herhalde cüretkâr bir densizin işi olurdu. Yok, öyle olmayacak. Ben sadece, bu kitabın değerli yazarlarından yaptığım alıntılar ile, Spinoza’yı tanımayan okuyucuda küçük bir merak uyandırmaya çalışacağım, o kadar.
KIRK DÖRT YILLIK ONURLU
BİR YAŞAM
Önce üstadı kısaca tanıyalım. Baruch Spinoza, tam da bu günlerde, 24 Kasım 1632’de İspanya’dan göç etmiş bir Yahudi ailesinin beş çocuğundan biri olarak Amsterdam’da dünyaya gelir. Henüz altı yaşındayken annesini yitiren düşünür, yapayalnız geçecek yaşamını da böylece örgülemeye başlar. Öğrendiği yabancı diller –Arapça dahil- ve ders aldığı bilge kişiler sayesinde –bunlardan en mühimi din okulundaki öğretmeni, liberal haham Manasseh ben İsrael‘dir- ufku genişlemiş, düşünceleri değişmiştir. 24 yaşındaki genç Spinoza Amsterdam Sinagogu tarafından, her ikisi de Dekartçılığın bir formuna dayanan, “Tanrı’nın evren ve doğanın işleyişi olduğu, bir kişiliği olmadığı ve Kutsal Kitap’ın Tanrı’nın doğasını öğretmek için mecazi ve simgesel bir anlatı olduğu” iddialarını savunduğu için Yahudi cemaatinden aforoz edilir ve adını da isminin Latince versiyonu olan Benedictus’a çevirir. Yaşamı boyunca kimseye boyun eğmeyerek, hiçbir bağışı ve hediyeyi kabul etmeyerek –mesela, kendisine teklif edilen Heidelberg Üniversitesi’ndeki felsefe kürsüsünü “din adamlarını rahatsız etmeme” koşulu nedeniyle elinin tersiyle reddeder- hayatını onuruyla kazanır. Matematik, fizik bilgileri sayesinde mercekler üzerinde çalışmalar yapmıştır. Bir odada sürdürdüğü yaşamını, mercekleri yontarak elde ettiği kazançla, bilgece ve gösterişsiz bir şekilde geçirmiştir. Hastalıklı bedeni, yontarken yuttuğu cam tozlarına ve insanlardan gördüğü anlayışsızlıklara daha fazla dayanamayarak 21 Şubat 1677’te iflas eder.
SPİNOZA VE HAK KAVRAMI
Tebliğinde “Spinoza tabii hukuk ve tabii yasa diye bir şey olamayacağını söyler” diyor Akal ve bunu filozofun şu alıntısına dayandırıyor: “Ama tüm tabiatın evrensel gücü, birarada ele alındıklarında tüm bireylerin oluşturduğu güçten başka bir şey değildir. Bunun sonucunda her bireyin gücü olan her şey üzerinde üstün bir hakkı vardır... Her varlık tabiat yasalarına uyarak yaptığı her şeyi üstün bir hak uyarınca yapar. Çünkü tabiat tarafından belirlendiği biçimde davranmaktadır. Spinoza’ya göre bir soyluyu da, bir dilenciyi de, ülkemizdeki popüler tartışma, dağdaki çobanla üniversitedeki hocayı da güdüleyen temel dürtü, tabiatın bir parçası olarak duyduğu iştah ve arzudur. Bunun kökeninin akıl olması durumlardan sadece bir tanesidir. Dolayısıyla, evrensel bir akıl yoktur, makul akıl olarak tekil akılların yan yana gelmesi durumu olabilir.
Spinoza burada dursaydı, ona “Adaletin bu mu filozof, güçsüzlere, büyük balığın yuttuğu küçük balıklara ne olacak peki? “ diye sorabilirdik. Ama durmadı. Türker Armaner, Spinoza’nın Teolojik-Politik İnceleme adlı eserinde, “‘Akla uygun yaşamak’ ile ‘iştaha göre yaşamak’ arasında bir fark yoktur. Yalnız doğanın her iki yaşam biçimine karşı tarafsız kalması, her iki yaşam biçiminin de aynı biçimde özgür olduğunu göstermez. Aklın buyruklarına göre yaşamanın, insanların güvenliği, bedenlerinin korunması için yararlı olmasından dolayı ‘doğal hak’ tek başına yetersiz bir sınır çizer” dediğini aktarıyor. Spinoza’ya göre, akli belirlenimleri olduğu kadar, kör yönelimleri de barındıran doğal hakkın içinde başka bir alan açılması gerekir, bu alanın sınırlarını da, “Sivil Hak” oluşturur. Sivil hakla elde edilen erdemi de bir “yararlılık” prensibiyle tanımlayan Spinoza, doğal hak izin verse de akla göre değil, kör yönelimlere göre yaşayan kişinin kendisi için en yararlı olanı bulamayacağını, hatta aramayı bile düşünemeyeceğini söyler. Spinoza için kişiyi köleleştiren de, en başta kendisidir.
SPİNOZA VE ÇOĞULCULUK
Kölelik demişken, Eylem Canaslan’ın “Spinoza’da Çokluk” kavramı adlı bildirisine Teolojik-Politik İnceleme’den alıntı olarak aldığı şu sözleri burada tekrarlamak isterim: “Monarşik yönetimin en büyük sırrı ve tüm çıkarı, insanları aldatmakta ve onları dizginlemesi gereken korkuya din maskesi takmakta yatar. Onlar böylece, sanki kurtuluşları için savaşıyormuşçasına, köleleşmek için savaşırlar. Tek bir adam kibirlenebilsin diye kanlarını ve canlarını vermeyi bir utanç değil de, en büyük onur sayarlar. Ama tersine, özgür bir devlette, bundan daha uğursuz bir şey ne hayal edilebilir, ne de denenebilir. Çünkü her insanın özgür yargısının önyargıların boyunduruğu altına alınması ya da herhangi bir biçimde baskıya uğratılması, ortak özgürlüğe bütünüyle aykırıdır.”
Canaslan, Spinoza’nın bu cesur ve zaman ötesi özgür Cumhuriyet tanımlamasını yüzyılın bir istisnası olsa da, giderek durumu kötüleşen bir Hollanda’da –liberal görüşlü ve Cumhuriyetçi De Witt kardeşler 1672’de linç edilmiştir- ve din savaşlarının pençesinde giderek monarşinin pençesindeki bir Avrupa’da yaptığını da ekliyor. Spinoza, Cumhuriyet’in bir vatandaşı olarak çokluğun sefil durumundan kaygı duyar. Monarşi, yani Tek’in yönetimi, varlık sebebini tam da cahillik ve sefalet koşullarında bir kurtarıcı bekleyen pasif duyguların esiri olan bir çokluktan aldığını düşünür. Spinoza, bugünkü ulusalcıların, demokrasiye, yani çokluğa “bir profesörün oyu ile, dağdaki çobanın oyu eşit olmamalı” homurtusunu çürütürcesine yönetim süreçlerinden, yani siyasal pratikten dışlanmış olan çoğunluğun, zorunlu olarak pasif, bu yüzden de cahil kalacağını belirtir. Siyasal örgütlenişin karar alma mekanizmalarında olmamak, siyasal örgütlenme deneyiminden geçmemek, öz-yönetim pratiğinden yoksun olmak, cahilliğin ve korkunun, yani pasif duyguların ana nedeni olduğunu söyler. Yani önce eğitim değil, önce siyasi eşitlik önerir ve der ki “Hem tüm meseleyi yurttaşlardan habersiz görmeyi istemek, hem de onların yanlış yargılar taşımamalarını, olayları kusurlu yorumlamamalarını talep etmek budalalığın dik alasıdır. Eğer plebler kendilerini tutmayı, çok az bildikleri şeylere dair yargılarını askıya almayı ve sahip oldukları pek az ipucu üzerinden doğru yargılar vermeyi becerebilseydi; zaten yönetilmekten ziyade yönetmeye layık olurdu.”
19. yüzyılda Goethe ve Coleridge’in çabalarıyla yeniden saygınlık kazanan, Bertrand Russel tarafından en insancıl ve cana yakın filozof olarak tanıtılan ve Hegel’in “Ya Spinozacısınız, ya da filozof değilsiniz” dediği Spinoza’ya atfedilen kitaptaki diğer pek çok bildiriye değinemedik bile.
Ama o kadar cüretkar olmayacağımızı baştan söylemiştik zaten.

Taraf Kültür Eki, 24.11.2009

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder