21 Haziran 2010 Pazartesi

Huzursuz büyük bir yazar Ahmet Hamdi Tanpınar

İstanbul’u yazan en önemli yazarlardan biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar, İstanbul Tanpınar Festivali’yle bir kez daha anılıyor
Osmanlı değişimin kuyusuna yuvarlanırken doğdu ve sanatı boyunca, ülkeye ve ona çarpan şeyin ne olduğunu yazmaya adadı kendini
İstanbul en büyük eksikliklerinden birini, yani uluslararası bir edebiyat festivaline sahip olmayışını nihayet telafi ediyor. 32 ülkeden 52’si ecnebi toplam 90 yazarın edebiyatseverlerle buluşacağı festival, Ahmet Hamdi Tanpınar’a adanmış. Kalem Ajans tarafından düzenlenen festivalin tam adı İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali. “Neden Tanpınar?” sorusunun cevabı ise basit, o İstanbul’u yazan en büyük yazarlardan belki de en önemlisidir. Festivalin teması ise, Tanpınar’ın ana konuları olan değişim, zaman, eski-yeni ve bunların sahne aldığı alana münasip olarak “Zaman ve Mekân” olmuş…
“Orhan Pamuk’un Nobel’i almasıyla Türkiye edebiyatı da dünyada daha çok tanınır ve okunur oldu” klişesi belki Türkiye’nin kendisi için de geçerli. Yıllarca tekrar ettiğimiz “Neden Türkiye’den dünyaca ünlü yazar ve şairler çıkmıyor” şeklindeki kendi edebiyatımıza kompleksli bakış da belki Nobel’in yarattığı kırılma ile içeride yansımasını gösterdi. Cevabı aslında basitti: İçeriye bakmıyorduk ki biz.
Belki İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali de böyle içeriye daha özenli bir bakışın ürünü. Festivale adını veren Ahmet Hamdi Tanpınar da diğer
pek çokları gibi daha yakından, daha özenli bir biçimde ilgilenilmeyi hak eden büyük üstatlardan bir tanesi. O zaman biz
de küçük bir katkı olarak, biraz daha yakından bakalım Tanpınar’a ve onun kendi
ağzından dökülen sözlerle
başlayalım bu işe.
ANTALYALI GENÇ KIZA MEKTUP
“Mektubunuza vaktinde cevap veremedim. Maalesef kâtibim yok. Halbuki şair, muharrir ve üniversite hocası olarak işim epey fazla. Lise sınıflarını, vaktiyle efsanevi denebilecek uzak bir çağda, yani 1918-1919 yılları arasında, benim gibi Antalya’da okuyan ve beni merak eden bir genci hiçbir şekilde bekletmek istemezdim. Edebiyatı gerçekten seviyor musunuz? Eserimle temasınız var mı? Buralarını bilemiyorum. Mektubunuzda beni layıkıyla okuduğunuzu gösteren bir emareye rastlamadım. Yalnız lise talebesisiniz ve Antalya’dasınız. Yani 1918-1919 yılları arasında aşağı yukarı benim yaşadığım hayatı yaşıyorsunuz. İşte size bunun için yazıyorum. Bulunduğunuz yerin, belki de orada doğdunuz, hayatımda mühim bir yeri vardır. Sizin sahillerinizde, o denize bakarak, o lodos dalgalarını seyrederek, benim gençliğimde şimdikinden çok az verimli olan meyve bahçelerinde dolaşırken ilk şiirlerimi tasavvur ettim ve edebiyattan başka bir şey yapamayacağımı anladım. Yavaş yavaş bir hulya adamı oldum.”
YENİ’YE GEÇERKEN
KAÇAN HUZUR
Ahmet Hamdi Tanpınar, Zeynep Kerman’ın derlediği ve Dergâh Yayınları’ndan çıkan Tanpınar’ın Mektupları kitabında, Antalyalı bir genç kız okuyucusuna böyle anlatıyor edebiyat serüvenine nasıl atıldığını. Tanpınar Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, Mustafa Kemal’li ilk yıllar, tek parti dönemi, İsmet Paşa’lı sıkıntılı yıllar, çokpartili parlamenter rejime geçiş ile 1960 darbesinin hemen sonrasında sona eren ömrü ile, tam bir geçiş dönemi edebiyatçısı ve aydınıdır. Bu dönemde ürün veren çoğu yazar gibi geçmiş ve gelecek arasında salınan ve bu salınımı eserlerinde yansıtan önemli bir aynadır da aynı zamanda. Her kopuş döneminde eser veren sanatçı gibi onun için de zaman kavramı büyük ehemmiyet arz etmiştir. Yeni ve değişeni anlama çabasında ayakları maziye basar Tanpınar’ın. Olanı anlamaya, onu anlamlandırmaya çalışır. Bu çabası, zamanı birbirinden kopuk parçalar halinde değil, doğrusal kavramasından gelir. Bugün yeni olan, dün olanın bir sonucudur. Tıpkı bugün olanın, yarın olacakların bir kuluçkası olduğu gibi. “Ne içindeyim zamanın/ne de büsbütün dışında/yekpare, geniş bir anın/parçalanmaz akışında” dizeleri, onun çok etkilendiğini söylediği Bergson’un Durée (süre) kavramında ‘süre’nin zamanın ileriye doğru büyümesi şeklinde tarif edilmesine bir gönderme gibidir.
Ama buna rağmen değişen şey, Huzur’u kaçıran da şeydir. Bu duyguyu da reddetmez Tanpınar. Batılı yaşam tarzının radikal şekilde biçimlediği, yazın dilinin, giyim kuşam ve adetlerin biçimlerinin kökten ve tepeden inme bir biçimde değişmeye başladığı Cumhuriyetin ilk yıllarında, Yeni’nin tehdit ettiği huzuru zamanın bütünlüğüne atfettiği süreklilikte bulur ve evrendeki yerimizi tayin etmede biraz “özcü” kaçabilecek bir formül geliştirir. “Hayatımızın bazı devirlerinde yeninin adamı olarak eskinin tazyikini duyuyoruz; bazı devirlerde eskinin adamı olarak yeninin tazyiki altında yaşıyoruz” diyen Tanpınar, değişimin yarattığı huzursuzluğu ‘kendimizin peşine düşmek’le giderilebileceğini iddia eder. Bunu, en önemli başyapıtlarından olan Huzur’da çok güzel yansıtır. Kendi yaşamından da izler taşıyan ve Orhan Pamuk’a göre de Türk edebiyatının en iyi romanlarından olan Huzur, 1949’da basılır. Tanpınar, İstanbul’a olan derin sevgisini yansıttığı bu romanında, Mümtaz ile Nuran’ın aşkı çerçevesinde Eski-Yeni, Doğu-Batı ve aşk ile toplumsal sorumluluk arasındaki çatışmayı ve bu çatışmanın doğurduğu bireysel bunalımları irdeler.
SAATLERİ AYARLARKEN
Tanpınar’ın zaman ve değişim kavramını mizahi ve eleştirel bir üslupla işlediği Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Eski dönemden (yani Tanzimat’tan) Yeni döneme (Cumhuriyet’e) geçişi zaman kavramı üzerinden sorgulayan bir başyapıttır. Her şeyin ölçülüp biçilebileceğini iddia eden Batılı modern yaşam ve düşün dünyasının iki önemli kavramı “emniyet” ve “saat” kelimeleri enstitünün fikir babası Halit Ayarcı’nın çıkış noktasını oluşturur. Burada Ayarcı sanki Goethe’nin Dr. Faustus’unu andırır gibidir. Ama sadece andırmakla kalır. Çünkü Ayarcı, Faustus gibi bilimsel gerçeklerin hayata geçirilmesine değil, eskiyi kategorik olarak reddederken, eskinin yerine ne olursa olsun her haliyle iyi olan Yeni’yi koymaya çalışan bir sözde “öncü”dür. Onun ifadesi ile “Bilgi bizi geciktirir. Zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. Mesele yapmak ve yaratmaktadır. Çünkü yaratmak, yaşamanın ta kendisidir. “Tam da Cumhuriyet’in tepeden inme modernleşmesi ve onun kendi köklerine duyduğu kompleksi yansıtmaktadır Ayarcı’nın Yeni anlayışı. Ayarcı’ya göre “yeninin bulunduğu yerde başka da meziyete lüzum yoktur” zaten.
Kurulan bu enstitünün kontrol memurları, sokaklarda dolaşıp, saatleri geri kalanlara büyük cezalar kesip, ileri gidenlerden de ufak bir para almaktadırlar. Amaçları ise, saatlerin ayarsızlığı nedeniyle kaybedilen zamanı geri kazanmaktır. Anlatıcı Hayri İrdal bunu şöyle açıklar: “Böylece hem geriliğe lâyık olduğu cezayı veriyor, hem de ileri düşünüşün hakkını teslim ediyorduk.” Anlaşılacağı üzere, burada cezalandırılan aslında geri kalmış düşünce biçimi, yani Osmanlıcılıktır. Kurulan yeni Cumhuriyet’teki, dini günlük hayattan tiksinircesine dışlayan, kıyafet konusuna takılacak kadar yüzeysel (saatin geri kalması) bakış açısıyla dalga geçer. Roman bu anlamda sıkı bir Jakoben Kemalizm eleştirisidir aslında.
Enstitünün kurucusu Halit ise, tam da ‘modern’ insanı, yani pragmatik, ‘işini bilen’, istismarcı kişiyi temsil eder. Osmanlı dönemindeyken, başına geçirdiği takkeyle öteki dünyayla bağ kurabildiğini iddia ederek dini istismar eden ve bu yolla para kazanan biriyken, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra bu kez ‘zaman’ı istismar eden bir devşirme olur. Devlet, enstitünün lüzumsuzluğunu fark edip onu kapatma kararı aldığında ise, Halit Ayarcı bu kez enstitüyü tasfiye etmek için daimi bir tasfiye komisyonu kurar ve yoluna bu şekilde devam eder. Yani, kurum değişir ama zihniyet aynen devam eder.
KADI OĞLU, MİLLETVEKİLİ OLUNCA
Aynı mektupta “Hayatımı herhangi bir antolojide bulabilirsiniz. 1901’de doğdum. Babam [Hüseyin Fikri Efendi] kadıydı. Bu yüzden çocukluğum daha ziyade onun Anadolu’da tayin olunduğu yerlerde geçti. İstanbul’da iki memuriyet arasında kalıyorduk” diyor Tanpınar. Darülfünun-ı Osmani’nin (Bugünkü İstanbul Üniversitesi) Edebiyat Fakültesi’nden 1923’te mezun olur. 1933’ten sonra İstanbul’da Kadıköy Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapar. Güzel Sanatlar Akademisi’nde sanat tarihi ve estetik dersleri verir. 1939’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde yeni kurulan Türk Edebiyatı Kürsüsü profesörlüğüne getirilir. 1942 ara seçimlerinde CHP’den Maraş Milletvekili olarak Meclis’e girer, üniversitedeki görevinden ayrılır. Yeniden milletvekili olamayınca, 1949’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne döner ve bu görevdeyken 24 Ocak 1962’de İstanbul’da yaşamını yitirir.
Tanpınar, adını ilk kez Altın Kitap dergisinde yayımlanan Musul Akşamları şiiriyle duyurdu. Dergâh, Milli Mecmua, Hayat, Görüş, Ülkü, Varlık, Oluş, Kültür Haftası ve Aile dergilerinde şiirleri yayımlanır. Edebiyat Fakültesi’nde öğrencisi olduğu Beyatlı’dan çok etkilenmiştir. Ama ilk eserlerinde daha çok Ahmet Haşim izleri görülür. Haşim gibi o da küçük yaşta kaybettiği annesinin yokluğundan duyduğu acıyı dile getirir. İlk romanı Mahur Beste, 1944’te Ülkü Dergisi’nde yayımlanır. Osmanlı Devleti’nin son döneminde seçkin bir çevrenin yaşayışını sergileyen bu romanın ardından, Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü gelir. 1950’de Yeni İstanbul gazetesinde yayımlanan Sahnenin Dışındakiler, ancak ölümünden sonra kitaplaşır. Ölümünden sonra biraraya getirilen ve 1987’de yayımlanan Aydaki Kadın’da da aynı irdeleme vardır. Şiir, roman ve yazılarının yanı sıra İstanbul, Bursa, Ankara, Erzurum ve Konya kentlerini doğal, tarihsel ve kültürel yapılarıyla anlattığı 1946’da basılan Beş Şehir önemli eserleri arasındadır.
TANPINAR VE ŞİİR
Tanpınar’ın şairlik serüveni ve şiir anlayışını yine Antalyalı genç kıza yazdığı cevabi mektubuna
dönerek bakalım:
“Bende asıl büyük tesir, Fransız şiirinden ve bu şiirin, Baudelaire-Mallarmé-Valéry kolundan geliyor. Fakat bu çizgi de tam değildir. Gérard de Nerval diye çok mühim bir Fransız şairini, Hoffmann ve Edgar Allan Poe, Faust’u ile Goethe’yi, Dede Efendi’yi, Mozart ve Beethoven’i, Bach’ı, sevdiğim Fransız ve İtalyan ressamlarını, Fransız ‘İmpressioniste’ ressamların mühimmini, bazı modernlerin de payını ayırmak lazımdır. Nihayet bütün bunlara bence en sevdiğim romancı olan Marcel Proust’u da ilave gerekir. Asıl estetiğim Valéry’yi tanıdıktan sonra (1928-1930) yıllarında teşekkül etti. (…) Sanatta hocalarımdan biri olan ve şiirlerini çok sevdiğim Stéphen Mallarmé, mısraı (birçok kelimelerden yapılmış hususi bir dalgalanması olan tek ve uzun bir kelime) diye tarif eder ki, çok doğrudur. Valéry ise, şairde kulağın daima uyanık bulunması gerektiğini söyler ki, ayrı şeydir. Çünkü kulağımız şiir işlerinde en büyük kontroldür.”
Osmanlı değişimin kuyusuna yuvarlanırken doğdu ve sanatı boyunca, ülkeye ve kendisine çarpan şeyin ne olduğunu anlamaya, onu yazmaya adadı kendini Tanpınar. Yeniyi eski harflerle yazdı ve Türkçe edebiyata ölümsüz eserler kattı.

Karışan Saatler İçinde

Karışan saatler içinde hâtırana
Bazı sabahlarla ikindiler yan yana,
Değişik gülleri sanki tek bir baharın;
Bâkir hülyasıyla beyaz ve ürkek yarın,
O sükût bahçesi, ufkunda kuş yerine
Hasret kanat çırpar düşünen ellerine...

Hep aynı nağmede çılgın dolaşan yaylar,
Bir yıldız kervanı gibi haftalar, aylar
Hep aynı hayalin peşinde bu yolculuk,
Hep gül yangını ve bahar sıtması ufuk...

Tenha bir ucunda gecenin bir sır gibi
Fısıldanan adın kardeş, dost ve sevgili,
Durgun havuzların süsü ten rengi çiçek
Bir mevsim cümbüşü içinde süzülerek
Ömrün gecesinde ve kader rüzgârında
Bir ürperme olur çıplak omuzlarında...

Taraf Kültür Eki

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder