21 Haziran 2010 Pazartesi

Halid Ziya Uşaklıgil

Halid Ziya Uşaklıgil’in ölümsüz eseri Aşk-ı Memnu, uzun yıllar evvel Halit Refiğ’in başarılı uyarlamasıyla TRT’de altı bölüm halinde yayınlanmıştı. Kanal D’de günümüz Türkiyesi’ne uyarlanmış versiyonu ise 4 Eylül 2008’de yayınlanmaya başladı. Senaryosunu Melek Gençoğlu’nun yazdığı, Mesude Erarslan ve Hilal Saral Ünalan’ın yönettiği dizi, Uşaklıgil’in bu ölümsüz eserini yeniden popüler hale getirdi. Dizi halinde ve ticari bir kaygı güderek çekilen bu eser, haliyle eserin özünden de, güne uyarlanırken sözünden de çok uzaklara savrulmasını beraberinde getirdi. Lakin dizinin aldığı yüksek reyting oranları, Bihter ve Behlül’ün çektikçe çekiştirilen yasak ilişkilerinin pornografisi kadar, şüphesiz eserin bugünün insanına söyleyeceği çok şeyi olması ve kahramanların psikolojik tahlillerinin derinliği ile de yakından ilgili. Kanonik edebî eserlerin çizgiromana uyarlanmasına benzer bir tartışma ve ikilem, edebiyatın bu baş eserlerinin televizyon dizilerine uyarlanmasında da geçerli. Soru şu: Uyarlamalar kaynak eseri ne kadar temsil ediyor veyahut temsil etmeli mi? Yeni nesillere bu eserlerin adını duyurmakta fayda sağladığı iddia edilirken, zengin bir kaynağı kullanmanın etiği ve kötü, deforme edilmiş uyarlamaların ana eseri temsil etmesinin zararı nasıl hesaplanabilir? Lakin bu başka bir yazının konusu olsun ve biz bu vesileyle Halid Ziya Uşaklıgil’in edebî serüvenine ve roman sanatına katkısına bakmaya çalışalım ve buna Uşaklıgil’den azıcık daha geriye, Türkiye’de roman denen şeyin zuhur etmeye başladığı döneme bakarak yapmaya başlayalım.
CERVANTES, CRUSOE VE UŞAKLIGİL
Osmanlı Batılılaşmasının en önemli kırılma noktalarından biri olan 1839’daki Tanzimat’ın ilanı, siyasette ve toplumda yarattığı etki kadar, dönemin edebiyatını da derinden sarsmıştı. Tanzimat’ın getirdiği imkânlarla adına “roman” denebilecek türün ilk örnekleri de bu dönemde verilmeye başlandı. Cervantes’in, ilk roman olarak genel kabul gören Don Kişot’u 17. yüzyılın başlarında yazdığı bilindiğinde göre, bu ‘tür’ün bizim coğrafyaya gelişi, aşağı yukarı çeyrek bin yıllık bir gecikmeye tekabül ediyor. Batıda, başı sonu belli, roman formlarına en uygun ilk roman ise, Defoe’nun sömürgeci romanı Robinson Crusoe’dur ki bu da 1719 yılını işaret ediyor. Yine de iki asra yakın bir gecikme söz konusu.
Batı’da roman, tüm yönleriyle insanı ve yaşamı konu alan, imkânları geniş, belki de edebiyatı uzun süre en majör üye olarak temsil edecek bir tür olarak ortaya çıkmıştı. Lakin, Avrupa’da modern romanın ortaya çıkış nedenleri ile Türkiye’de romanın doğuş saikleri birbirinden çok farklıdır. Avrupa’da toplum gelişmelerinin de bir ürünü olan roman, hemen hemen bütün bilim dallarından yararlanarak, insanı ve çevresini bir problem haline getirmiştir. Romandaki kişiler gerçekte yaşamasalar da, bir benzerleri toplumda sıkça görülebilir. Oysa, ilk Türk romanlarında insan ve ona dair tüm veçheler esere genel görüşler dışında çok az yansır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Romana ve Romancıya Dair Notlar kitabında konuyla ilgili olarak “Eski alemimizin ufku dardı, insanı pek az tanır ve ancak şöyle böyle kıymetlendirirdi. Dış hayata gelince, onunla pek az meşgul olurdu” demektedir.
Türkiye’de roman, onun verdiği yetkin eserlerle olgunluk dönemine girmiştir demek çok da iddialı bir tespit olmaz. Osman Hamdi Tanpınar aynı kitabında, Halid Ziya Uşaklıgil’in Türk romanının gelişimindeki yerini ve değerini şu sözlerle dile getirmektedir: “Bizde asıl romancılık Halid Ziya ile başlar. Halid Ziya Uşaklıgil’in eseri, bütün Edebiyat-ı Cedide romanı ve hikâyesi gibi, gerçek manası Namık Kemal mektebinden ve üslubundan ayrılmak olan bu hareketin olgunluk merhalesini verir. Halid Ziya, yaradılıştan romancı idi. Vak’a icadı, şahsî yaratma gibi bu sanatın ilk plandaki vasıflarına sahipti. Onu anlamak için Türk romanını sıra ile okumalıdır. Kendinden önce derli toplu bir konuşmanın bile bulunmadığı denemelerden sonra, birdenbire onun sağlam yapılı romanlarına gelince, onun edebiyatımızda nasıl bir konak olduğu görülür. Halid Ziya ile biz birçok şey gördük. Kafası cemiyetin büyük davalarıyla uğuldamıyordu. Belli başlı ‘tema’sı olan ferdî saadet meselesinde bile, cemiyet hayatını derinleştiremediği için yerli yerine koyamamıştı.”
İLK ROMAN VE İLK KOPUŞ
Halid Ziya’nın ilk romanı Sefile’dir. Üstadın acemilik dönemi eseri olan bu ilk romanda bile kendinden öncekilerden radikal bir biçimde ayrılan bir yazın anlayışı göze çarpar. Mesela, Tanzimat edebiyatının önde gelen yazarlarından Ahmet Mithat’ın Henüz On Yedi Yaşında isimli eseri ile Sefile’nin konusu hemen hemen aynıdır. Her ikisinde de âşık olduğu erkek yüzünden geneleve düşmüş kızların hikâyesi konu edilir. Ahmet Mithat Efendi, romanında bir hastalık olarak gördüğü fuhuşun Türk toplumunun bir özelliği olmadığını, onun bizim toplumumuza dışarıdan zerk edildiğini ispatlamaya çalışırken, Uşaklıgil, böyle estetize, özcü amaçları amaç edinmez ve peşin hükümlerden uzak durur. Sefile’de anlattığı, sadece saf bir kızın karşılıksız aşkı nedeniyle hayatının nasıl ellerinden kayıp gittiğidir. Nitekim baş eseri sayılan Aşk-ı Memnu’da da, öncüllerinin romanlarında sadece gayrımüslim kadınlarda görülen koca aldatma meselesi, ilk defa onun romanında Müslüman kadınlara da –Bihter ve annesi Firdevs Hanım- atfedilen bir gerçeklik olur. Bu o dönem için devrim sayılacak bir yeniliktir. Diğer yandan onu Ahmet Mithat Efendi gibi öncüllerinden ayıran bir diğer husus ise, Halid Ziya’nın kahramanlarının Batı uygarlığını içine sindirmiş, normal kişiler olmasıdır. Batılı yaşam ve düşünme biçimleri, onları ilk kez taklit edenlerdeki gülünçlüğe sahip değil, daha olgundur. Ahmet Mithat Efendi ve Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın alafranga tiplemeleri gibi okuyucuyu güldürme ve Batı kompleksini giderme amaçlı karikatürize tiplemelere ihtiyaç duymaz. Gerçek hayatla uyumlu kişilerdir Uşaklıgil’in kahramanları.
Halid Ziya Uşaklıgil için birinci derecede önemli olan Tanpınar’ın da belirttiği gibi olay değil, insan psikolojisidir. Türk romanı ile Batılı romanlar hakkındaki düşüncelerini 1891-92’de yayımladığı Hikâye isimli kitabında açıklarken, kendisi de altını çiziyor bu durumun: “İnsan kalbinin en seçkin duyguları, insanlığın en önemli halleri hikâyelerde inceleme terazisinden geçiriliyor. Hikâyeler öyle bir insan hayatının aynası olarak görülüyor ki, psikoloji ilminin sorunlarından en önemlilerine araştırma konusu oluyor. Ortaya gerçek insanlar, birer kalbi olan adamlar çıkıyor, yaşatıyor, insanoğlunun durumunu her haliyle, her şekilde anlatıyor.”
Halid Ziya Uşaklıgil 1893’te Reji İdaresi’nde başkâtiplik göreviyle İstanbul’a gelince Hüseyin Siret, Mehmet Rauf, Rıza Tevfik, Hüseyin Cahit, Ahmet Rasim gibi yazarlarla dostluk kurar ve 1896’da Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katılarak Servet-i Fünun dergisinde kendisine epey şöhret getiren romanlarını yayımlar. 1901-1908 arasında dönemin gergin siyasi atmosferinin etkisiyle yazarlığı bıraktıysa da, II. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle yeniden yazmaya başlar. Sansüre takılması nedeniyle 1923’e değin yazdıklarını yayımlamaz. Halid Ziya’yı öncekilerden ayıran, romanda mükemmelliğe giden yolda konu seçiminden çok, karakter oluşturmaktaki, dil ve teknikteki derinleşen titizliğidir. Öncelikle roman kişileri ele alındığında kimi romantik yönlerinin bulunmasıyla birlikte, modern hayatın içinden, eğitimli, kimi zaman hırslı, kimi zaman isyankâr, aşkta toplum kabullerini kırabilen, kıskanan, ümit eden, bunalıma giren realist karakterler olarak karşımıza çıkar. Halid Ziya’nın, hemen hemen her romanında karakter oluştururken Servet-i Fünun kuşağının sanatçı ruhlu, yenilikçi insanını da bir şekilde yansıttığı görülmektedir. Halid Ziya’nın romanlarında dikkat çeken diğer bir gelişme de olay, çevre, zaman, tasvir ve tahlillerin ortaya konuluşundaki teknik olgunluktur. Romanları birer düğümlemeler ve çözümlemeler zinciridir. Roman kahramanlarının her biri kendi etrafında çıkışlar ve inişler yaşarken, yazar, bunların hepsini roman boyunca başkarakterin etrafında ustaca birleştirmiştir.
ESTETİK Mİ, TOPLUMSAL SORUNLAR MI
Bununla birlikte, romanlarında Halid Ziya’nın ilgi alanı dardır. Kişilerini ve onların sorunlarını işlerken sınırlı bir yaşantı çerçevesinin dışına çıkmaz. Halid Ziya’ya yöneltilen en önemli eleştiri de bu noktadadır. Halid Ziya’nın mensubu olduğu Edebiyat-ı Cedide akımını toplumsal sorunlardan kopmakla suçlayan bu görüş, estetizm ile siyasallık arasında ters bir orantı olduğunu iddia eder. Yalnızca II. Abdülhamid’in istibdad döneminde değil, siyasi olarak baskı dönemlerini ima eden her süreçte edebî üretim toplum sorunlarından uzaklaşarak estetik kaygılara ağırlık verir. Estetizm, burada sanatçının bir tür sığınağı olmuş gibidir. Tanzimat dönemi romanlarını estetik bakımdan zayıf bulan eleştirmenler aynı örnekleri siyasallıkla karakterize ederlerken, servet-i fünun dönemi romanlarına ilişkin değerlendirmelerinde estetik-siyasallık “karşıtlığını” tersine çevirirler. Oğuz Atay, “Halid Ziya, Abdülhamid yönetiminden çekindiği için, eserlerinde sosyal ortamı, kökünden sarsılan Osmanlı Devleti’ni ve bu sarsıntıları söz konusu etmez” şeklinde yapar tespitini. Berna Moran Aşk-ı Memnu üzerine yazdığı eleştirisinde, “Topluma değil, bireye ve bireyler arası ilişkiye dönük romanlar” arasına yerleştirir bu eseri.
Tüm bu eleştirilere rağmen Halid Ziya’nın 1898-1900 arasında yazdığı Aşk-ı Memnu ilk büyük Türk romanı kabul edilir. Fethi Naci, “Aşk-ı Memnu” başlıklı yazısında, “Romana özgü hareket bakımından da kusursuz bir örnek” tespitinde bulunur. Mehmet Rauf, 1901’de Servet-i Fünun dergisinde yayımlanan, yine “Aşk-ı Memnu” başlıklı yazısında, “Bu eser edebiyat-ı hâzıranın en büyük muvaffakıyetidir, şeklen ve esasen daha bu kadar güzel hiçbir eser okumamıştık; hatta daha ileri gideceğim, kemal-i cesaretle iddia edebileceğim ki bunun bugünkü Avrupa romanlarından hiçbir farkı yok, yahut gayet cüzi bir farkı var, o kadar ki ne bu fark, ne eserin bütün kusurları hiçbir zaman men edemez…”
Berna Moran ise Halid Ziya’nın Aşk-ı Memnu’da birtakım insanların, neden-sonuç yasasına göre gelişen aşk öyküsünü anlatan, psikolojik gerçekliğe dayanan, sağlam yapılı, kusursuz bir sanat yapıtı yaratmak peşinde” olduğunu söyler.
YENİ BİR DİL ARARKEN...
Halid Ziya, Edebiyat-ı Cedide’nin sanat anlayışı doğrultusunda yeni bir dil yaratmaya çaba göstermiştir. Osmanlıca’da bile kullanılmayan Farsça ve Arapça sözcükler bularak, Türkçe’de olmayan kurallarla tamlamalar yaparak konuşulan dilden çok ayrı, süslü ve yapay bir sanat dili oluşturmuştur. “Artistik nesir sanatçısı” olarak tanınan Halid Ziya bu konuda Abdülhak Hamid ve Recâizâde Mahmud Ekrem ile Fransız şairlerinin, özellikle de Baudelaire’in etkisinde kalmıştır. Bu doğrultuda devrik cümleler kurarak, fiilden önce gelmesi gereken tamamlayıcı öğeleri kimi zaman fiilin sonuna getirerek, asıl düşünceyi anlatan sözcük ya da sözcükleri kimi zaman bağımsız vererek, kimi cümleleri yanda keserek ve bolca ünlem ifadeleri kullanma gibi yöntemler kullanarak ince bir anlatım dili geliştirmiştir. Bu anlatım tarzından, sonraları kendisinin de rahatsız olduğunu söyleyen yazar, Aşk-ı Memnu’dan sonra yazdığı Kırık Hayatlar’da bu tutumdan uzaklaşmaya çalışmış ve en güzel eserlerini daha sonraları yeniden ele alıp sadeleştirmiştir. Daha sonraki yıllarda romanlarının yeni baskıları yapılırken de bunların dilini bir ölçüde yalınlaştırmak gereğini duymuştur.
Halid Ziya için, evvelki haftalarda Osman Hamdi Tanpınar, Refik Halid Karay için söylediklerimizi tekrarlayabiliriz. Büyük bir kırılma ve geçiş döneminde eser üretmenin hem müspet hem de menfi tesirleri altında, ülkenin özgün edebiyatının temellerini atanlardan, ilk önemli eserleri verenlerden biridir o da. Sadece bu nedenle de her zaman hatırlanmayı ve ölümsüz bir kaynak olarak başvurulmayı hak etmektedirler.

Taraf Kültür Eki, 02.12.2009

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder