21 Haziran 2010 Pazartesi

Bay Oscar Wilde’ın portresi

Oscar Wilde’ın 1895 tarihli güldürüsü The Importance of Being Ernest’taki pervasız karakter Ernest Worthing, Paris’te bir otel odasında otel müdürü tarafından ölü bulunur. Bundan tam beş yıl sonra, Wilde’ın kendisi de yine –sürgünde olduğu- Paris’te, yine bir otel odasında, yine bir otelin müdürü tarafından ölü bulunur. Bu tesadüf Wilde’ın sıradışı sonu ve hayatı ile tüm yaşamındaki sanat kariyeri arasındaki iç içe geçmişliği, ya da belki de sanatçının aslında her eserinde sürekli kendini anlatmasının neticesidir. Hayatının son yıllarında yakın arkadaşı Andre Gide’ye dehasını yaşamına, eserlerine ise yeteneğini yansıttığını söylese de, belli ki bu ayırım çok da kesin değil gibidir.
Babası Sir William, Oscar Wilde’ın 16 Ekim 1854’te doğup büyüdüğü Dublin’de tanınmış bir cerrahtır. Klasik eğitimini Dublin’deki Trinity College’da tamamladıktan sonra, büyük bir başarıyla Oxford’da burslu öğrenim hakkı kazanır. Oxford’da etkileyecek iki önemli şahıs beklemektedir onu. İlki, o dönem üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi’nin başında olan ve estetik teorisi ile Wilde’ın başını döndüren Profesör John Ruskin ama onun için daha önemli bir şahsiyet olacak olan Walter Pater. Karakteristik abartısıyla, Pater’ın Renaissance’ını “Bu benim altın kitabım. Onu yanıma almadan hiçbir yere seyahat edemem. Ama bu kitap yıkılışın, çöküşün de son belirtisidir. O yazıldığında, kıyametin boruları da ötmüş oldu” der.
HAYATININ DÖNÜM NOKTASI OXFORD YILLARI
İrlandalı yazar Wilde, 1878’de Oxford’dan mezun olur ve yakın arkadaşları George Bernard Shaw ve William Butler Yeats’in de bulunduğu Londra’ya yerleşir. Burada kendisini kısa sürede iki iş yapar ve bu alanlarda yer edinmiş halde bulur: İlki şairlik, diğeri ise “Sanat için sanat” akımının sözcülüğü. Estetik akımının öncüsü isimler arasında yer alan Wilde sadece Fransız şair ve eleştirmenlerinden değil, Rosetti’ye dek geriye uzanan, oradan da Keats’e gelen İngiliz şairlerden de etkilenir. 1882 yılında Amerika’ya “Estetik akımı” üzerine konferanslar verdiği uzunca ve başarılı bir akademik seyahatte bulunur. Bu söylevlerin birinde İngiltere’nin dörtte üçüyle, aklın en temel prensiplerinde bile anlaşamayacağını iddia eder. Estetik üzerine verdiği söylevlerde herkesi kendisine hayran bırakır. Bir konuşmacı olarak benzersiz bir yeteneğe sahiptir. Yeats Wilde’ı ilk kez dinledikten sonra “Onun gibi mükemmel cümleler kuran bir konuşmacıya hiç rastlamadım. Yaptığı spontane konuşma, bütün gece üzerinde çalışılmışçasına mükemmeldi” der.
Wilde’ın dinleyenleri büyülemesinin nedeni kelimeleri kusursuz kullanımının yanında, en çılgınca ve münasebetsizce şeyleri son derece vakur ve ağırbaşlılıkla dinleyenlere anlatması ve ikna edici olmasıydı. Mesela bir seferinde hayatına üç kadın girdiğini ve üçüyle de evlendiğini söylemiş ve bu kadınları sıralamıştı: İlki Kraliçe Viktorya, ikincisi sanatçı Sarah Bernhardt ve üçüncüsü ise Kraliçe Viktorya’nın oğlu Galler Prensi Edward’ın uzatmalı metresi Lily Langrty’ydi. Öte yandan, onun emsalsiz bir hatip olmasını sağlayan en önemli özelliklerinden bir diğeri ise, bir aktör dehasına sahip olmasıydı. Çok utangaç birisi olmasına rağmen, frapan giyim tarzıyla ilgi odağı olmaya bayılırdı, ceketinin üst cebinde papatya veya zambak taşırdı. Öncülleri Charles Dickens ve Benjamin Disraeli gibi renkli giyinir, Viktorya döneminin boğucu, püriten ve tekdüzeliğini yansıtan siyah kostümlü “ciddi” yazar ve hatipleriyle tezat oluştururdu. Bir mektubunda “Sanat üzerine artık mesele olmaktan çıkmış görüşler, şüphesiz ki hiçbir değer arz etmezler” demesi de bu yüzdendi.
ORTA SINIFIN HİDDETİ
Wilde çok geçmeden orta sınıfın büyük hışmına uğradı. Özellikle Dorian Gray’in Portresi adlı romanı onun hayatında bir dönüm noktası oldu. Her ne kadar Sherlock Holmes’un yaratıcısı İskoç yazar Arthur Conan Doyle, kitabı “yüksek ahlaki değerler” üzerine bir yapıt olarak kabul etse, W. B. Yeats ise “mükemmel bir kitap olarak” nitelese de, eseri büyük bir ahlaksızlık örneği olarak kabul eden insanların sayısı hiç de azımsanacak gibi değildi. Scotts Observer yazarı Charles Whibley Lord Arthur Somerset ve çok sayıda postane çalışanının adının karıştığı 1889 homoseksüel hadisesine göndermede bulunarak “O ancak kanun tanımayan soylular ve sapık telgraf oğlanları üzerine en iyi şekilde yazabilir” diye yazmaktaydı. Kitap, kendisi de homoseksüel olan Oscar Wilde’ın bir tür otobiyografisi olarak yorumlanıyordu. Oxford’daki öğrencilik yıllarında bu tür ilişkiler yaşadığı gibi, 1884 yılında 29 yaşındayken Constance Lloyd ile evlenmiş ve ondan iki çocuğu olmuştu.
Daha sonra, 1886 yılında ise Robert Ross isminde bir erkek partner edinir. Dorian Gray’in Portresi ile kendi yaşamı arasında şaşılacak denli benzerlikler bulunur gerçekten de. Oxford’dan yakın arkadaşı Frank Miles ve yine eşcinsel olan Ronal Gower, kitapta Basil Hallward ve Lord Henry Wotton olarak karşımıza çıkar. Bu kitap onun adının sağlıksız ve ahlaksız olan her şeyle birlikte anılmasına yol açar. İngiliz toplumunun ikiyüzlülüğüne getirdiği eleştiri, ama bundan da öte, gerçekte toplumun ne olduğuna yönelik çarpıcı tespitleri hedef seçilmesinde asıl etkendir. Yaşadığı dönemde bir hastalık olarak kabul edilen – modern tabiriyle- eşcinselliği gerekçe gösterilerek günah keçisi ilan edilen Wilde’ın asıl günahı, geleneksel İngiliz toplumunun çürümüşlüğüne ayna olan bir zeka ve edebî dehaya sahip olmasıdır. Wilde’ın kurbanlaştırma ve aslında yok edilme süreci başlatılmıştır.
PORTRE, GRAY’İN Mİ, YOKSA WILDE’IN MI
Wilde Dorian Gray’in Portresi’nin nüshalarının 1890’da aylık Lippincott’ta yayımlamaya başlamasıyla gelen eleştiriler üzerine kendini savunmak üzere pek çok yazı kaleme alır almasına ama, yine de kitapta bazı düzeltmeler, kendi deyimiyle daha fazla “mor” ton kullanarak sadeleştirmelere gider. 1891’de yayımlanan ve bunca konuşkanlığına rağmen Wilde’ın tek romanı olacak olan kitabın önsözünde, elbette ironik bir ifadeyle, “Bütün sanatlar yararsızdır” der ama, girişine yazdığı önsöz, onun hem sanat hem de hayat anlayışının bir manifestosu olarak da okunabilir:
“Sanatçı güzel şeylerin yaratıcısıdır. Sanatı açıklamak ve sanatçıyı saklamak, sanatın amacıdır. Eleştirmen güzel şeylerin yeni bir maddesel izlenimini veya başka bir biçimini yansıtabilen kişidir. En düşük olarak en yüksek eleştiri biçimi, özyaşam öyküsüdür. Güzel şeylerde, güzel anlamlar bulan kişiler hatalıdır. Güzel şeylerde güzel anlamlar bulan kişiler kendilerini yetiştirmeye çalışmaktadırlar. Bunlar için umut vardır. Güzel şeylerde yalnızca güzellik görenler seçkindir. Ahlaklı veya ahlaksız kitap olamaz. Kitaplar ya iyi yazılmıştır ya da kötü yazılmıştır. Hepsi o kadar. Kişinin ahlaki yaşamı sanatçının konusuna göre şekillenir. Ama sanatın ahlaklılığı mükemmel olmayan bir ortamın mükemmel kullanımını anlatmaktadır. Hiçbir sanatçı bir şey kanıtlamaya çalışmaz. Yalnızca doğru şeyler kanıtlanabilir. Hiçbir sanatçının ahlaki sempatisi yoktur. Ahlaki sempati bir sanatçı için bağdaşmaz bir şeydir. Sanatçı her şeyi ifade edebilir. Düşünce ve dil, sanatın sanatsal öğeleridir. Bu açıdan bakınca bütün sanatlar, müzisyenin sanatıdır. Bütün sanatlar yüzeydedir ve simgedirler. Bu yüzeyin altına gidenler tehlikededir. Bu simgeyi okuyanlar tehlikededir. Sanat hayata değil, gözlemciye ayna tutar. Düşüncede çeşitlilik işin yeni, karmaşık ve yaşamsal olduğunu gösterir. Sanatçı kendi kendiyle uyum içinde olduğu zaman eleştiriler kötü olur. Bir kişi onu yapmayı sevmezse bile yararlı şeyler yapıyorsa bağışlanabilir. Yalnızca yararsız şeyler yapanın bu işi şiddetle sevmesi gerekir. Bütün sanatlar yararsızdır.”
Oscar Wilde tek romanı olan ve tam da olgunluk dönemi eserlerini vereceği dönemde aldığı tepkilerle kıstırılmasına yol açan Dorian Gray’in Portresi’nde yüzyılın sonuna doğru insanların önyargılarına, boş inançlarına karşı amansız bir savaşa girişmiştir. Thomas Mann’ın “Nietzche ve Wilde, Viktorya çağının düzmece burjuva ahlakına karşı çıkan ilk Avrupalı düşünürlerdi” demesi boşuna değildir. Aklı başında herkes dünya değerlerinin sonuna ulaşıldığının farkındadır. İnsanlığın üzerine sağlamca basacağı değerler artık yokturlar ve alternatifleri de bulunmamaktadır. Dorian Gray’in kalbindeki derin kederin asıl nedeni tam da budur.
BRİTANYA’NIN UTANCI
WILDE DAVASI
1891 yılında Lord Alfred Douglas ile tanışan Oscar Wilde için sonun başlangıcı da başlamış olur. Oscar Wilde’ın Lord Alfred ile hiçbir tepkiden kaçınmadan beraber görünmesi Lord Alfred’in babası Queensberry markisinin hışmına neden olur. Wilde’ın gittiği bir kulübe giderek “oğlancı geçinen Wilde” diye not bırakır adam. Bunun üzerine Wilde –Lord Alfred’in de cesaretlendirmesiyle- hakaret davası açar; fakat davayı kaybeder. Bununla da kalmaz olaylar. Eşcinsellik – o dönemde henüz “homoseksüellik” kelimesi icat dahi edilmediğinden, “başka erkeklerle girdiği iğrenç ahlaksızlık” diye tanımlanır-, gençleri baştan çıkarmak ve toplumun ahlakını bozmak suçlamasıyla yargılanarak 1895 yılında tutuklanır. Aslına bakılırsa Wilde’dan sonra kamu davası haline gelen mahkeme süreci sayesinde, daha önce cesası idam olan eşcinsellik, artık hapis cezası gerektiren bir “suç” haline gelmişti.
Bu süreçte kendisine destek olan yegâne kişi G. Bernard Shaw olur. İki yıl ağır hapse mahkûm edilir Wilde. Hapis hayatı onu çok hırpalar, çürütür, değiştirir: Wilde hapisteki sefalet ve kötü muamelenin etkisiyle hayatın “gerçekleri” üzerine yazmaya yönelir. Hapisten önceki sanat yaşantısının olabilecek en büyük başarıya ulaştığını ve bir sanatçının iki kere aynı işe girişmemesi gerektiğini, eğer girişiyorsa ilkinde başarılı olamamış anlamına geleceğini söylerek, aslında kendini avutur. Hapisten çıktıktan sonra bir süre saklanır, Sebastian Melmoth takma adını kullanır. Bunun sebebini de hapiste yazdığı iki eserden birisi olan –diğeri “The Ballad of Reading Gaol”dur- “Prose Confession de Profundis”te şöyle açıklar: “Halk korkunçtur; insanı yalnız son yaptığıyla tanır. Şimdi Paris’e gitsem beni yalnızca bir mahkûm olarak görmek isterler. Bir oyun yazmadan önce ortaya çıkmak istemiyorum. O zamana kadar beni rahat bırakmalılar.”
Her ne kadar oyun yazmak istediğini söylese de bu çökmüş ruh halinin etkisiyle olsa gerek 654 dizelik bir şiir ortaya çıkar. Bu şiir için “Hapishane hayatını yazmak istiyorum. Ama bir tiyatro oyunu çıkmayacak kadar korkunç bir hayat bu” der. Ona “Reading Hapishanesi Baladı” adını verir. Şiirin içinde yer alan ve idam edilen bir mahkûm için yazdığı dizeler şimdi onun mezar taşında yazılıdır: “Öldü işte ama her şey bitmedi / Kırık ölü çömleğini insafın / Başkasının gözyaşı dolduracak; / Akıp gidecek yaşamın ırmağı / Tüm lanetli, sıradışı insanlar / Onun ebedî yasını tutacak.”
YILDIZLARA BAKAN ÖLÜM
Oscar Wilde, hapisteyken varı yoğu yağma edildiği için –tutuklandığında evinde bulunan her şey 25 şiline haraç mezat satılmıştır- beş parasız kalmıştır. Eşi Constance kendisini boşamış, İsviçre’ye yerleşmiş ve soyadını da Holland olarak değiştirmiştir. Yakın arkadaşı Andre Gide’nin davetiyle Fransa’ya gider. Son üç yılında Avrupa’da gezinir, ucuz otellerde kalır. Arkadaşlarının verdiği küçük borçlarla geçinir. İçindeki yaratıcı ateş yeniden parlamaz bir türlü. Ezilmiştir. Britanya İmparatorluğu’nun demir yumruğu onu ezmiştir. 30 Kasım 1900’de Paris’te kaldığı ucuz bir otel odasında menenjit hastalığından vefat eder. O ünlü “Ya şu duvar kâğıdı gider, ya da ben” sözünü söylemiştir ölürken. Tıpkı Edgar Allan Poe’nunki gibi, cenazesine sadece birkaç kişi katılır.
“Hepimiz çamur içindeyiz, ama bazılarımız yıldızlara bakar” demişti Wilde. Britanya İmparatorluğu yeryüzünü paylaşma yarışında gittikçe küçülerek günümüzün orta boylu bir ülkesine dönüştü. Ama Wilde hâlâ büyük ve gittikçe büyüyor. Eşsiz ve “ahlaklı” düşünce biçimiyle bize yıldızların yerini işaret ediyor.
MAHKEMEYE TARİHÎ CEVABI
O dönemde henüz “homoseksüellik” kavram olarak tanımlanmış olmadığından, “Başka erkeklerle girdiği iğrenç ahlaksızlık ve toplumun ahlakını bozmak” suçlamasıyla mahkemeye verilen Oscar Wilde, sorgusu sırasında Lord Alfred Douglas’a yazdığı bir şiirde geçen, “adını söylemeye cesaret edemeyen aşk” dizesinin anlamını soran Savcı C.F. Gill’e şöyle cevap verir:
“Bu yüzyılda ‘adını söylemeye cesaret edemeyen aşk’, yaşça büyük bir erkeğin, daha genç bir erkeğe duyduğu büyük duygusal yakınlıktır; aynen David ve Jonathan arasında yaşandığı gibi, Plato’nun bunu felsefesinin temeli yapması, Michelangelo ve Shakespeare’in sonelerinde yazdıkları gibi. Mükemmel olduğu kadar saf olan derin manevi bir yakınlıktır o. Shakespeare ve Michelangelo’nunkiler gibi büyük sanat eserlerine, benim de iki mektubuma olduğu gibi, hükmeder ve nüfuz eder. Bu yüzyılda ise yanlış anlaşılıyor, o kadar yanlış anlaşılıyor ki ‘adını söylemeye cesaret edemeyen aşk’ olarak adlandırılabiliyor. Sırf bu nedenle ben de şu an bulunduğum yerdeyim. Güzeldir, hoştur, duygusal yakınlığın en soylu biçimidir. Onda doğal olmayan hiçbir şey yoktur. Akla hitap eder, ve her ne zaman yaşça büyük olan adamın zekâsı, daha genç olanın da yaşama sevinci, umudu ve hayata karşı cazibesi varsa, bu hep yaşanır. Bunun böyle olması gerektiğini de dünya anlamıyor. Dünya bununla alay ediyor, bazen de bu nedenle birini teşhir direğine çıkarıyor.”
Ne dersiniz, Savcı Gill, Wilde’ın ne demek istediğini anlamış olabilir mi?

Taraf Kültür Eki, 21.10.2009

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder