21 Haziran 2010 Pazartesi

Başka Bir Tarihin Anlatıcısı Reşad Ekrem Koçu



Reşad Ekrem Koçu, Kızlarağasının Piçi isimli kitabının girişinde Tarihten Hikâyeler başlığı altında şöyle yazar:

“Bu yazıları, tarihi istismar niyetiyle yazmadım. Bunlar, tarihten çıkarılmış küçük küçük sahneler, portrelerdir. Modeller hakikidir, şahıslar uydurma değildir. Hadiseler, yazdığım gibi cereyan etmiştir. Fakat bunlar, bir fotoğrafla çekilmiş değil, fırça ve boya veyahut kalemle yapılmış resimlerdir. Öyle zannediyorum ki, bu resimler, gençler ve halk için faydalı olabileceği gibi ‘cemiyet ilmi’nin de işine yarayabilecektir.”

Koçu’nun tarihe bakışını gösteren bu kısa girizgâh, tam da ataerkil, tahakkümcü ve lineer tarih yazımına duyduğu tepkinin bir tezahürü olarak yazılmışa benzer. Bu sözlerle biraz da, tarih yazımını “ciddi” bir iş olmaktan çıkaran, onu “popülerleştiren”, spot tutulan muteber alanlara, mazinin gizlide kalmış loş koridorlarında dolanan, bahsedilmesinden pek hazzedilmeyen konulara yönelmesini sağlamakla, bu alanı eksperlerin kapatması sayan zihniyetin eleştirilerine cevap vermiş oluyordu.

Koçu, tarihi “anlatıyordu”. Anlaşılır, keyifli, tıpkı küçükken annenizden veya büyükbabanızdan dinlediğiniz masalların tadında, ama hiç de ciddi tarihçilerden daha “uydurma” değildi anlattıkları. Koçu tarihçiliğin olmazsa olmaz özelliklerinden arşivcilik ve titiz araştırmacılığın yanında, malzemesini en iyi şekilde okuyucuya sunma sihrine, yani güçlü bir öykücülük gücüne de sahipti. Bizim gibi geçmişinden öcü gibi korkan bir ülkede akçeli işlere bulaşmadan, ya da hayatını tehlikeye atmadan tarihçilik yapmak çok da kolay değil. Ama Koçu, kendine has üslubu ve çalışma tekniği ile, pek çok tabuyu en kabul edilebilir bir olağanlıkta, yani yaşamın kendi doğallığında sunma becerisine sahipti. Çünkü o, tarihi bir izleme, anlama, arama ve orada olanı anlatma endişesine sahipti.

YAŞAM HİKÂYESİ

Reşad Ekrem Koçu, 1905 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Ekrem Reşad Bey Tarih, Malumat, Ceride-i Havadis ve Cumhuriyet gazetelerinde çalışmış bir gazeteciydi. Anne Hacı Fatma Hanım ise Koçu’nun Yangın Var isimli eserinde yazdığı gibi “İtfaiyeli Bedri’nin Ayşe isminde dünya güzeli bir ablası varmış; bu kız yine o bozgun muhacirlerinden ve Eski Zağra eşrafından Eminpaşazade Şevket Bey’in, gayetle mahremî uşağı Büklümüklü Mustafa’yla evlendirilmiş“ ki, Reşad Ekrem Koçu’nun annesi Hacı Fatma Hanım, Eski Zağralı Şevket Bey’in kızıdır.

Koçu Bursa Lisesi’ni 1921’de, İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nü ise 1931’de bitirir. Burada yaşamı ve daha sonra vereceği eserler üzerinde büyük etkiye sahip olacak Ahmed Refik Altınay’ın önce öğrenciliğinde, sonra da asistanlığında bulunur. 1933’te meşhur “Üniversite Reformu”nda pek çok öğretim görevlisi gibi hocası Altınay da tasfiye edilince, Koçu da üniversitede durmaz, ayrılır. Emekliliğine kadar Kuleli Askerî, Pertevniyal ve Vefa Liseleri’nde tarih öğretmenliği yapar. 6 Temmuz 1975’te İstanbul’da vefat eder. Sonra da unutulur Koçu; ya da, belki de hiç hatırlanmamıştır.

TARİHÇİLİĞİ

Dedik ya, tarih bizim zaferlerimiz, düşmanların yenilgileri ve onların kahpelikleri ile doludur. Orada bizden olsun veya olmasın, hep ünlü askerler, hükümdarlar, mağrur devlet adamları vardır. Biz, “küçük” ve “sıradan” insanların tarihte ne yaptıklarını, nasıl yaşayıp nasıl eylediklerini hiç bilmeyiz. Tarih kitapları kanonunda, küçük insanlardan savaşlarda ölen veya ara sıra başıbozukların isyanlarında beliriveren kitleler olarak bahsedilir. Dolayısıyla, bu tür bir tarihte bizden bahsedilmediği için biz de ondan hoşlanmayız. Kendimizden bir şey bulamayız çünkü. Tahayyülümüzde bir yaşamın tüm öğeleri belirmez, hayal edemeyiz. İşte Reşad Ekrem Koçu tarihçilikte bu olumsuz anlayışı yıkan bir kişi olarak çıkar karşımıza.

Reşad Ekrem Koçu romanı tarihe hizmet eden bir tür olarak görür. Onun anlayışında tarihî roman, okuyucunun tarihle iletişim kurmasını ve sevmesini sağlar. Eserleri genellikle Osmanlı tarihine odaklanır. O, Fatih Sultan Mehmet’i ve Osmanlı padişahlarını yazdığı gibi, esnafları, meyhaneleri, köçekleri, oğlanları, Patrona Halil gibi başıbozukları da en az aynı önem ve titizlikte konu edinir. İşte size Koçu’nun Tarihte İstanbul Esnafı adlı kitabından birkaç ilginç pasaj:

Esircilik: “Büyük bestakâr ve musiki bilgini Itrî Efendi, şöhretinin en parlak devrinde esirciler kethüdalığı yapmıştır ki, buna benzer bir şeref başka esnaf topluluklarına nasip olmamıştır.”

Bakkallar: “İstanbul’da bakkallık, Tanzimat devrinde gediklerin lağvı tarihine kadar yalnız Müslümanların elindeydi. Bu tarihten sonra evvela kendi evlerinde dahi Türkçe konuşan Karamanlı Ortodoks Türkler bakkallık etmeye başladılar.”

Çöp ve çöpçüler: “‘Tahir subaşı’ adı da verilen çöplük subaşıları, İstanbul sokaklarında birikmiş olan süprüntüleri, yıllık bir para alarak arayıcı denilen esnafa ihale ederdi. ... Bu arayıcı çöpçüler de lağımcılar gibi ekseriyetle Ermeni imişler. ...1868’de ilk belediye nizamnamesi yapıldı ve İstanbul’un temizliği belediye vazifeleri arasına girdi.”

Araba ve arabacılar: “İstanbul halkı XVI. asır sonlarına kadar arabaya değil, hatta ata dahi binmemişti, mesafe ne olursa olsun, evi ile işi arasındaki yolu yürümüştü. ...Binek arabasının İstanbul içinde nakil vasıtası oluşu, Sadabad’a, Asafabad’a gidecek kibar ve ricale mahsus bir imtiyaz olarak başladı.”

Bekçiler: “İmam ölüyü yıkar, bekçi de su dökermiş. Bir iki maşrapadan sonra meyyitin karnından bir gürültü gelir. İmam derhal lifi, sabunu elinden atar, kaçmaya başlayınca bekçi lakayt arkasından bağırırmış: ‘Korkma imam efendi, huyu çıkıyor!..’”

Cellatlar: “1826’ya kadar Osmanlı Devleti’nin, askerî disiplinle yetiştirilen ve cellatbaşının nezareti altında devlet cellatları bulunmuştur; cellatların İstanbul’daki kışla-koğuşları da Topkapı Sarayı Hümayunu’nda ‘Hamlacılar Ocağı’ denilen saray kayıkçılarının koğuşları yanındaydı. ...Cellatbaşı dahil, cellat ocağının bütün efradı istisnasız Hırvat dönmesi veya Kıptî’ydi.”

ROMAN MI, TARİH Mİ?

Koçu, romanlarını yazarken bir tarihçi titizliğiyle hareket eder, tarihî gerçeklere sadık kalır. Olaylar hakkında alıntılar yapma, söylediklerini çeşitli tarihî kaynaklarla destekleme alışkanlığı, tarihî romanın yapısından çok onun tarihçi kişiliğiyle izah edilebilir. Reşad Ekrem Koçu’nun eserlerini belki roman ve tarih kitapları şeklinde ikiye ayırmak isabetli olur. Ancak tarihçiliği ve romancılığı birbirinin içine o kadar geçmiştir ki, bu ayrım yer yer çok silikleşir. Eserlerinde kimi zaman tarihçilikten, kimi zaman da roman tekniğinden uzaklaştığı sıkça hissedilir. Edebî yapıtlarında bir tarihçinin başvurduğu araştırma tekniği göze çarparken, yer yer roman kurgusunu bir kenara koyarak anlattığı devirle ilgili tarih anlatımına detaylı bir biçimde ağırlık verir. Bu durum onun romancılığına şüphesiz menfi tesir eder; çünkü tarihi bilgilerin ağrılık kazandığı noktada, romanın konusu ve kurgusu fonda iyice belirsizleşir. Okuyucu romanın kurgusal dünyasında dolaşırken, birdenbire kendini tarihin katı gerçekliği içerisinde buluverir. Ondaki tarih sevgisi ve tarih öğretme arzusudur buna sebep olan.

Hasılı, onun eserlerine romanla tarih arasında kalmış, tarihten kurtulamamış ama roman olma eğilimleri gösterdiği halde tamamlanamamış olan romanlar demek daha doğrudur. Yazar, tarihi tahkiye ettiği için roman dünyasıyla birleşir. Ama tarihe çok sadık kaldığı, kurguyu özgünleştiremediği için de roman olmaz. Bu durumu bir kusur olarak görmek de mümkün, Koçu’ya has, hatta onun icat ettiği bir tür olarak değerlendirmek de. Neden böyle bir tarihçilik, ya da neden bu tür bir romancılık mümkün olmasın ki?

GÜÇSÜZ TARİHÇİ

Orhan Pamuk İstanbul adlı kitabında Dört Hüzünlü Yalnız Yazar başlığı altında Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Abdülhak Şinasi Hisar’ın yanında Koçu’dan da geniş bir biçimde bahseder. Pamuk’a göre Koçu’nun geçmişe dönük hüzünlü ruhunu dışa vuran en önemli olay, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında Osmanlı geçmişiyle ilgili her şeyin bastırıldığı bir dönemde İstanbul’da tarih okumaya başlaması ve mezun olduktan sonra da üniversitede hocası tarihçi Ahmet Refik’in yanına asistan olarak girmesidir. Pamuk, Koçu’yu Nietzsche’nin Hayat İçin Tarihin Faydaları ve Zararları’nda anlatılan, geçmişin ayrıntılarına takılarak kendi şehrinin tarihini, kendi benliğinin tarihine çeviren “güçsüz” tarihçiye benzetir. Ona göre Koçu’nun bu güçsüzlüğünün nedeni –topladıkları şeyleri piyasa değerleriyle değil, kendi duygularıyla değerlendiren gerçek koleksiyoncularda olduğu gibi- yıllar boyunca hayattan, gazetelerden, kütüphanelerden ve Osmanlı belgelerinden bulup çıkarttığı hikâyelere duygusal bir şekilde bağlanmasıdır. Ancak belki de tam bu yüzden, yani tarihe bakarken kendini bu andan soyutlama yeteneği sayesinde anakronik sapmalara daha az düşmüş, tarihi bugünün modern insanının “üstün” bakışından koruyabilmiştir.

İSTANBUL ANSİKLOPEDİSİ

İstanbul, Reşad Ekrem’in hayatında oldukça mühim bir yere sahiptir. İstanbul’daki hayat üzerinde bilhassa durur. Öyle ki, yıllardır biriktirdiği notlar ve yaptığı araştırmalarla bu şehre mahsus bir ansiklopedi bile hazırlar. Çeşmelerin, sokakların tarihi, şu anda unutulmuş meslekler, âdetler, bir dönemin meşhur delileri İstanbul Ansiklopedisi’nde can bulur. Koçu tek hayali olan bu projesini tamamlayamamış, “H” harfinde kalmış olsa da, bu çalışma belki de dünyanın ilk subjektif ansiklopedisi olma özelliği taşır. Neredeyse her tema ve en ilgisiz maddeyi bile bir yerinden İstanbul’a bağlar, her şeyi İstanbul’la tekrar var eder sanki. Orhan Pamuk bu çalışma hakkında İstanbul kitabında şöyle yazar:

"Ben çocukken 1950’li yıllarda şehre aşık popüler tarihçi Reşad Ekrem Koçu’nun yazıp yayımlamaya tek başına kahramanca giriştiği İstanbul Ansiklopedisi, gerçek bir ansiklopediye değil, İstanbul’un kendisine benzedi en sonunda: On bir ciltte H harfine ancak gelebilen bu tuhaf ansiklopedi yarım kaldı; şehre ait bilgileri gözden geçirmek yerine onları daha da karıştırdı ve çalışkan yazarının içki masası dostlukları, tutkuları (çıplak ayaklı güzel oğlanlar, yakışıklı Osmanlı leventleri ve kadın kılığına giren zarif ve genç erkekler) ile popüler kültürünün hoş bir kargaşasına dönüştü.’’

Reşad Ekrem Koçu elbette ki eksiksiz, tüm hatalarından münezzeh bir tarihçi değildi. Önyargılı veya taraflı olduğu pek çok nokta da vardır. Eksantrik kişiliği sayesinde form ve kaidelerin dışında kalmıştır. Ancak belki de tam bu sayede resmi tarihçiliğin yüzeysel ele aldığı, ya da görmezden geldiği tarihin karanlık arka sokaklarına ışık düşürmüştür. Tarihî olay ve şahıslar sadece estetize edilmiş halleriyle değil, tüm kusur ve karanlık yüzleriyle onun sayesinde bize ulaşır, daha gerçek ve canlı hale gelirler. Gündelik yaşamın ayrıntılarına verdiği önem, tarihin bugüne evrilişinin sihrini elle tutulur hale getirir. Kaynakça kullanmayışı ve dipnot düşmeyişi, arşivlerinin mahkeme zabıtlarından tutun da, hafiye romanlarına kadar geniş bir dağarcıktan beslenmesi verdiği bilgileri ne de olsa şüpheli hale getiren bir unsurdur.

Reşad Ekrem’in tarzındaki tarihçiliğin Türkiye’de bir eşi daha yoktur. Çalışmaları ve bıraktığı sayısız eseri ile resmi tarih anlatımının eğdiği, büktüğü veya hiç değinmediği tüm alanları adeta rehabilite etmiştir. Belki de tam da bu yüzden görmezden gelinmiş, kenarda kalmasına göz yumulmuştur. İstanbul Ansiklopedisi’ne ulaşmak zor ve pahalı da olsa, Doğan Kitap’tan çıkan Reşad Ekrem Koçu serisi ile tarihi romanlarına ulaşmanız kolaylıkla mümkün. Tarihle ilgilenen herkese bu ilginç ve değerli şahsın zengin tarih dünyasını keşfetmesini kuvvetle salık veririz.

Reşad Ekrem Koçu’nun kayıt altına alınan eserleri

• Kızlarağasının Piçi (1933)
• Hatice Sultan ve Ressam Melling (1934)
• Osmanlı Muahedeleri ve Kapitülasyonlar (1934)
• Çocuklar (1938)
• Esircibaşı, Kösem Sultan, Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri (1947)
• Türkistanbul, Osmanlı Padişahları (1960)
• Topkapı Sarayı (1960)
• Erkek Kızlar (1962)
• Forsa Halil (1962)
• Dağ Padişahları (1962)
• Haşmetli Yosmalar (1962)
• Yeniçeriler (1964)
• Osmanlı Tarihi Panoraması (1964)
• Fatih Sultan Mehmed (1965)
• Patrona Halil (1968)
• Kabakçı Mustafa (1968)
• Türk Giyim Kuşam ve Süslenme Sözlüğü (1969)
• Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş,
• Tarihimizde Garip Vakalar,
• Tarihte İstanbul Esnafı,
• Cevahirli Hanım Sultan

Taraf Kültür Eki, 01.12.2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder