21 Haziran 2010 Pazartesi

Bosna'nın Ebedi Portresi, JOE SACCO


Dünyada savaşlar dahil her şey bu kadar çabuk evimizin içine girer olduğundan beri, muktedir siyaset yapıcılar da gerçeği yeniden giydirerek meşruiyet kazanma derdine düştüler. Yaşlı kıtadan Amerika’ya yolculuğun altı ay sürdüğü pek de uzak olmayan zamanlarda, gerçeği eğip bükmek, estetize etmek çok daha kolaydı. Ama artık değil. Dünyanın en ücra bölgesinde yaşanan herhangi bir olay bir tıkla en uzak mesafeye ulaşıyor. Ama nasıl?

Tabii ki, muktedirlerin gerçeği, yalnızca gerçeği öğrenmeyi imkânsız kılan sansürleri, bilgi perdelemeleri ve gerçeğin replikalarının müdahalesi ile. CNN’den bir havai fişek gösterisi izlercesine tüm dünya tarafından “live” seyredilen 1. Körfez Savaşı için Jean Baudrillard’ın “Aslında hiç olmadı” demesi bu gerçeğin altını çizmek içindi. Tabii ki bir savaş olmuştu, ama o bizim CNN’den izlediğimiz, bize gösterilen savaş değildi.

Bu yapay gerçekliğe karşı verilen savaşta Joe Sacco gibilerinin ayrı bir saygı görmesi gerekir. Sacco’nun 2001 Eisner Ödülü’nü kazanan “Güvenli Bölge Gorazde, Doğu Bosna’da Savaş, 1992-1995” adlı çizgi romanı İthaki Yayınları tarafından Türkçeye kazandırıldı.

Sacco’nun, Edward Said’in önsözünü yazdığı ve yine İthaki’den çıkan “Filistin” adlı çizgi romanını Taraf kültür ekinde daha evvel tanıtmıştım. Sacco, “Gorazde”yi 1995 yılında dört ay Bosna’da kaldığı süredeki tanıklık ve röportajlarına dayanarak oluşturmuş. Kitabın girişindeki yazısında Chrisopher Hitchens onun için “Bosna Savaşı’nın bir utanç karnavalı olduğunu daha önce hiç kimse böylesine içtenlikle itiraf etmemişti” diyor. “Sacco’nun sözresim birlikteliği bana Bosna’nın özgün mimarisini, üçgen çatılarını ve pencerelerini, maharetli birkaç fırça darbesiyle anımsatıyor” diye devam ediyor sonra.

Gerçekten de, Gorazde’yi (Gorajde diye okunuyor) okur ve seyrederken, tanıklığını bu kadar doğal ve babalanmadan gerçekleştiren zarif bir çift göze dönüştü Sacco. Tarafsızlığını okuyucunun gözüne sokmadan, yani aslında taraf olarak yapıyor gözlemlerini çünkü. Mesela Bosna’nın Yugoslavya’nın dağılış sürecinde kimseyi tehdit etmediğini saklamıyor. Ama Sırpların onlardan, yani Müslümanların ortasında kalıp katliama uğrayıp yok olacaklarının korkusuyla Müslümanları nasıl yok etmeye başladıklarını anlatırken, 2. Dünya Savaşı’nda Bosnalı Müslümanların Nazilerle işbirliği yapıp kurdukları SS Tugayları ile Sırplara yönelik korkunç katliamlar yaptıklarını da saklamıyor.

Daha düne kadar yan yana yaşayan komşuların birbirini boğazlamasına giden yolun kısalığı, Sacco’nun sade çizimi ve anlatımı ile daha çarpıcı hale geliyor. Sırp faşistleri çetniklerin çıldırmışlığına Batı ülkelerinin aldırmazlığı eklenince, Gorazde ve Srebrenitsa bir kan gölüne dönüyor. Savaş o kadar anlamsız ve kural tanımaz ki, Srebrenitsa soykırımından çok kısa bir süre, yani NATO güçlerinin hava bombardımanından sonra sahne birden değişiveriyor. Ohio Dayton’da yapılan anlaşma merkezi çökmüş zayıf bir federasyon öngörüyor. Sacco’ya konuşan Bosnalılara göre de bu, savaşın sadece ertelenmiş olmasından başka bir şey değil. Müslümanlar da, Sırplar da, Hırvatlar da bir elli yıl sonra yine birbirlerini boğazlayacaklarını biliyorlar. Çünkü bu barış gerçek değil. Mağduriyetler onurlandırılmış, şiddet mahkûm edilmiş, birlikte yaşama kararlılığı yüreklere sinmiş değil. Sacco sadece savaşı anlatmıyor. Hemen evlerinin karşısındaki tepede Sırp keskin nişancılarının bulunduğu, yani elli metre mesafede dünyaların değiştiği Gorazde’de Riki ve Edin gibi insanlar yine de yaşama tutunmaya, iyi yemek yemeye, Sabina gibi genç kızlar Almanya’dan orijinal 501 Levi’s getirtmeye ve aralarına Sacco’yu da alarak Chuck Noris’in action filmlerini seyredip savaştan uzaklaşmaya çalışıyorlar. Yaşananlar öylesine uçuk bir keskinlikte ki, bunu ya Emir Kusturica’nın Underground’daki gibi epik bir dille, ya da Sacco gibi ona müdahale etme derdi olmayan bir sadelikle anlatabilirsiniz.

Evet, eğer isterseniz, Sacco gibi gerçeği anlatmanın bir yolunu mutlaka bulabilirsiniz
Taraf Kültür, 16.10.2010

Başka Bir Tarihin Anlatıcısı Reşad Ekrem Koçu



Reşad Ekrem Koçu, Kızlarağasının Piçi isimli kitabının girişinde Tarihten Hikâyeler başlığı altında şöyle yazar:

“Bu yazıları, tarihi istismar niyetiyle yazmadım. Bunlar, tarihten çıkarılmış küçük küçük sahneler, portrelerdir. Modeller hakikidir, şahıslar uydurma değildir. Hadiseler, yazdığım gibi cereyan etmiştir. Fakat bunlar, bir fotoğrafla çekilmiş değil, fırça ve boya veyahut kalemle yapılmış resimlerdir. Öyle zannediyorum ki, bu resimler, gençler ve halk için faydalı olabileceği gibi ‘cemiyet ilmi’nin de işine yarayabilecektir.”

Koçu’nun tarihe bakışını gösteren bu kısa girizgâh, tam da ataerkil, tahakkümcü ve lineer tarih yazımına duyduğu tepkinin bir tezahürü olarak yazılmışa benzer. Bu sözlerle biraz da, tarih yazımını “ciddi” bir iş olmaktan çıkaran, onu “popülerleştiren”, spot tutulan muteber alanlara, mazinin gizlide kalmış loş koridorlarında dolanan, bahsedilmesinden pek hazzedilmeyen konulara yönelmesini sağlamakla, bu alanı eksperlerin kapatması sayan zihniyetin eleştirilerine cevap vermiş oluyordu.

Koçu, tarihi “anlatıyordu”. Anlaşılır, keyifli, tıpkı küçükken annenizden veya büyükbabanızdan dinlediğiniz masalların tadında, ama hiç de ciddi tarihçilerden daha “uydurma” değildi anlattıkları. Koçu tarihçiliğin olmazsa olmaz özelliklerinden arşivcilik ve titiz araştırmacılığın yanında, malzemesini en iyi şekilde okuyucuya sunma sihrine, yani güçlü bir öykücülük gücüne de sahipti. Bizim gibi geçmişinden öcü gibi korkan bir ülkede akçeli işlere bulaşmadan, ya da hayatını tehlikeye atmadan tarihçilik yapmak çok da kolay değil. Ama Koçu, kendine has üslubu ve çalışma tekniği ile, pek çok tabuyu en kabul edilebilir bir olağanlıkta, yani yaşamın kendi doğallığında sunma becerisine sahipti. Çünkü o, tarihi bir izleme, anlama, arama ve orada olanı anlatma endişesine sahipti.

YAŞAM HİKÂYESİ

Reşad Ekrem Koçu, 1905 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Ekrem Reşad Bey Tarih, Malumat, Ceride-i Havadis ve Cumhuriyet gazetelerinde çalışmış bir gazeteciydi. Anne Hacı Fatma Hanım ise Koçu’nun Yangın Var isimli eserinde yazdığı gibi “İtfaiyeli Bedri’nin Ayşe isminde dünya güzeli bir ablası varmış; bu kız yine o bozgun muhacirlerinden ve Eski Zağra eşrafından Eminpaşazade Şevket Bey’in, gayetle mahremî uşağı Büklümüklü Mustafa’yla evlendirilmiş“ ki, Reşad Ekrem Koçu’nun annesi Hacı Fatma Hanım, Eski Zağralı Şevket Bey’in kızıdır.

Koçu Bursa Lisesi’ni 1921’de, İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nü ise 1931’de bitirir. Burada yaşamı ve daha sonra vereceği eserler üzerinde büyük etkiye sahip olacak Ahmed Refik Altınay’ın önce öğrenciliğinde, sonra da asistanlığında bulunur. 1933’te meşhur “Üniversite Reformu”nda pek çok öğretim görevlisi gibi hocası Altınay da tasfiye edilince, Koçu da üniversitede durmaz, ayrılır. Emekliliğine kadar Kuleli Askerî, Pertevniyal ve Vefa Liseleri’nde tarih öğretmenliği yapar. 6 Temmuz 1975’te İstanbul’da vefat eder. Sonra da unutulur Koçu; ya da, belki de hiç hatırlanmamıştır.

TARİHÇİLİĞİ

Dedik ya, tarih bizim zaferlerimiz, düşmanların yenilgileri ve onların kahpelikleri ile doludur. Orada bizden olsun veya olmasın, hep ünlü askerler, hükümdarlar, mağrur devlet adamları vardır. Biz, “küçük” ve “sıradan” insanların tarihte ne yaptıklarını, nasıl yaşayıp nasıl eylediklerini hiç bilmeyiz. Tarih kitapları kanonunda, küçük insanlardan savaşlarda ölen veya ara sıra başıbozukların isyanlarında beliriveren kitleler olarak bahsedilir. Dolayısıyla, bu tür bir tarihte bizden bahsedilmediği için biz de ondan hoşlanmayız. Kendimizden bir şey bulamayız çünkü. Tahayyülümüzde bir yaşamın tüm öğeleri belirmez, hayal edemeyiz. İşte Reşad Ekrem Koçu tarihçilikte bu olumsuz anlayışı yıkan bir kişi olarak çıkar karşımıza.

Reşad Ekrem Koçu romanı tarihe hizmet eden bir tür olarak görür. Onun anlayışında tarihî roman, okuyucunun tarihle iletişim kurmasını ve sevmesini sağlar. Eserleri genellikle Osmanlı tarihine odaklanır. O, Fatih Sultan Mehmet’i ve Osmanlı padişahlarını yazdığı gibi, esnafları, meyhaneleri, köçekleri, oğlanları, Patrona Halil gibi başıbozukları da en az aynı önem ve titizlikte konu edinir. İşte size Koçu’nun Tarihte İstanbul Esnafı adlı kitabından birkaç ilginç pasaj:

Esircilik: “Büyük bestakâr ve musiki bilgini Itrî Efendi, şöhretinin en parlak devrinde esirciler kethüdalığı yapmıştır ki, buna benzer bir şeref başka esnaf topluluklarına nasip olmamıştır.”

Bakkallar: “İstanbul’da bakkallık, Tanzimat devrinde gediklerin lağvı tarihine kadar yalnız Müslümanların elindeydi. Bu tarihten sonra evvela kendi evlerinde dahi Türkçe konuşan Karamanlı Ortodoks Türkler bakkallık etmeye başladılar.”

Çöp ve çöpçüler: “‘Tahir subaşı’ adı da verilen çöplük subaşıları, İstanbul sokaklarında birikmiş olan süprüntüleri, yıllık bir para alarak arayıcı denilen esnafa ihale ederdi. ... Bu arayıcı çöpçüler de lağımcılar gibi ekseriyetle Ermeni imişler. ...1868’de ilk belediye nizamnamesi yapıldı ve İstanbul’un temizliği belediye vazifeleri arasına girdi.”

Araba ve arabacılar: “İstanbul halkı XVI. asır sonlarına kadar arabaya değil, hatta ata dahi binmemişti, mesafe ne olursa olsun, evi ile işi arasındaki yolu yürümüştü. ...Binek arabasının İstanbul içinde nakil vasıtası oluşu, Sadabad’a, Asafabad’a gidecek kibar ve ricale mahsus bir imtiyaz olarak başladı.”

Bekçiler: “İmam ölüyü yıkar, bekçi de su dökermiş. Bir iki maşrapadan sonra meyyitin karnından bir gürültü gelir. İmam derhal lifi, sabunu elinden atar, kaçmaya başlayınca bekçi lakayt arkasından bağırırmış: ‘Korkma imam efendi, huyu çıkıyor!..’”

Cellatlar: “1826’ya kadar Osmanlı Devleti’nin, askerî disiplinle yetiştirilen ve cellatbaşının nezareti altında devlet cellatları bulunmuştur; cellatların İstanbul’daki kışla-koğuşları da Topkapı Sarayı Hümayunu’nda ‘Hamlacılar Ocağı’ denilen saray kayıkçılarının koğuşları yanındaydı. ...Cellatbaşı dahil, cellat ocağının bütün efradı istisnasız Hırvat dönmesi veya Kıptî’ydi.”

ROMAN MI, TARİH Mİ?

Koçu, romanlarını yazarken bir tarihçi titizliğiyle hareket eder, tarihî gerçeklere sadık kalır. Olaylar hakkında alıntılar yapma, söylediklerini çeşitli tarihî kaynaklarla destekleme alışkanlığı, tarihî romanın yapısından çok onun tarihçi kişiliğiyle izah edilebilir. Reşad Ekrem Koçu’nun eserlerini belki roman ve tarih kitapları şeklinde ikiye ayırmak isabetli olur. Ancak tarihçiliği ve romancılığı birbirinin içine o kadar geçmiştir ki, bu ayrım yer yer çok silikleşir. Eserlerinde kimi zaman tarihçilikten, kimi zaman da roman tekniğinden uzaklaştığı sıkça hissedilir. Edebî yapıtlarında bir tarihçinin başvurduğu araştırma tekniği göze çarparken, yer yer roman kurgusunu bir kenara koyarak anlattığı devirle ilgili tarih anlatımına detaylı bir biçimde ağırlık verir. Bu durum onun romancılığına şüphesiz menfi tesir eder; çünkü tarihi bilgilerin ağrılık kazandığı noktada, romanın konusu ve kurgusu fonda iyice belirsizleşir. Okuyucu romanın kurgusal dünyasında dolaşırken, birdenbire kendini tarihin katı gerçekliği içerisinde buluverir. Ondaki tarih sevgisi ve tarih öğretme arzusudur buna sebep olan.

Hasılı, onun eserlerine romanla tarih arasında kalmış, tarihten kurtulamamış ama roman olma eğilimleri gösterdiği halde tamamlanamamış olan romanlar demek daha doğrudur. Yazar, tarihi tahkiye ettiği için roman dünyasıyla birleşir. Ama tarihe çok sadık kaldığı, kurguyu özgünleştiremediği için de roman olmaz. Bu durumu bir kusur olarak görmek de mümkün, Koçu’ya has, hatta onun icat ettiği bir tür olarak değerlendirmek de. Neden böyle bir tarihçilik, ya da neden bu tür bir romancılık mümkün olmasın ki?

GÜÇSÜZ TARİHÇİ

Orhan Pamuk İstanbul adlı kitabında Dört Hüzünlü Yalnız Yazar başlığı altında Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Abdülhak Şinasi Hisar’ın yanında Koçu’dan da geniş bir biçimde bahseder. Pamuk’a göre Koçu’nun geçmişe dönük hüzünlü ruhunu dışa vuran en önemli olay, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında Osmanlı geçmişiyle ilgili her şeyin bastırıldığı bir dönemde İstanbul’da tarih okumaya başlaması ve mezun olduktan sonra da üniversitede hocası tarihçi Ahmet Refik’in yanına asistan olarak girmesidir. Pamuk, Koçu’yu Nietzsche’nin Hayat İçin Tarihin Faydaları ve Zararları’nda anlatılan, geçmişin ayrıntılarına takılarak kendi şehrinin tarihini, kendi benliğinin tarihine çeviren “güçsüz” tarihçiye benzetir. Ona göre Koçu’nun bu güçsüzlüğünün nedeni –topladıkları şeyleri piyasa değerleriyle değil, kendi duygularıyla değerlendiren gerçek koleksiyoncularda olduğu gibi- yıllar boyunca hayattan, gazetelerden, kütüphanelerden ve Osmanlı belgelerinden bulup çıkarttığı hikâyelere duygusal bir şekilde bağlanmasıdır. Ancak belki de tam bu yüzden, yani tarihe bakarken kendini bu andan soyutlama yeteneği sayesinde anakronik sapmalara daha az düşmüş, tarihi bugünün modern insanının “üstün” bakışından koruyabilmiştir.

İSTANBUL ANSİKLOPEDİSİ

İstanbul, Reşad Ekrem’in hayatında oldukça mühim bir yere sahiptir. İstanbul’daki hayat üzerinde bilhassa durur. Öyle ki, yıllardır biriktirdiği notlar ve yaptığı araştırmalarla bu şehre mahsus bir ansiklopedi bile hazırlar. Çeşmelerin, sokakların tarihi, şu anda unutulmuş meslekler, âdetler, bir dönemin meşhur delileri İstanbul Ansiklopedisi’nde can bulur. Koçu tek hayali olan bu projesini tamamlayamamış, “H” harfinde kalmış olsa da, bu çalışma belki de dünyanın ilk subjektif ansiklopedisi olma özelliği taşır. Neredeyse her tema ve en ilgisiz maddeyi bile bir yerinden İstanbul’a bağlar, her şeyi İstanbul’la tekrar var eder sanki. Orhan Pamuk bu çalışma hakkında İstanbul kitabında şöyle yazar:

"Ben çocukken 1950’li yıllarda şehre aşık popüler tarihçi Reşad Ekrem Koçu’nun yazıp yayımlamaya tek başına kahramanca giriştiği İstanbul Ansiklopedisi, gerçek bir ansiklopediye değil, İstanbul’un kendisine benzedi en sonunda: On bir ciltte H harfine ancak gelebilen bu tuhaf ansiklopedi yarım kaldı; şehre ait bilgileri gözden geçirmek yerine onları daha da karıştırdı ve çalışkan yazarının içki masası dostlukları, tutkuları (çıplak ayaklı güzel oğlanlar, yakışıklı Osmanlı leventleri ve kadın kılığına giren zarif ve genç erkekler) ile popüler kültürünün hoş bir kargaşasına dönüştü.’’

Reşad Ekrem Koçu elbette ki eksiksiz, tüm hatalarından münezzeh bir tarihçi değildi. Önyargılı veya taraflı olduğu pek çok nokta da vardır. Eksantrik kişiliği sayesinde form ve kaidelerin dışında kalmıştır. Ancak belki de tam bu sayede resmi tarihçiliğin yüzeysel ele aldığı, ya da görmezden geldiği tarihin karanlık arka sokaklarına ışık düşürmüştür. Tarihî olay ve şahıslar sadece estetize edilmiş halleriyle değil, tüm kusur ve karanlık yüzleriyle onun sayesinde bize ulaşır, daha gerçek ve canlı hale gelirler. Gündelik yaşamın ayrıntılarına verdiği önem, tarihin bugüne evrilişinin sihrini elle tutulur hale getirir. Kaynakça kullanmayışı ve dipnot düşmeyişi, arşivlerinin mahkeme zabıtlarından tutun da, hafiye romanlarına kadar geniş bir dağarcıktan beslenmesi verdiği bilgileri ne de olsa şüpheli hale getiren bir unsurdur.

Reşad Ekrem’in tarzındaki tarihçiliğin Türkiye’de bir eşi daha yoktur. Çalışmaları ve bıraktığı sayısız eseri ile resmi tarih anlatımının eğdiği, büktüğü veya hiç değinmediği tüm alanları adeta rehabilite etmiştir. Belki de tam da bu yüzden görmezden gelinmiş, kenarda kalmasına göz yumulmuştur. İstanbul Ansiklopedisi’ne ulaşmak zor ve pahalı da olsa, Doğan Kitap’tan çıkan Reşad Ekrem Koçu serisi ile tarihi romanlarına ulaşmanız kolaylıkla mümkün. Tarihle ilgilenen herkese bu ilginç ve değerli şahsın zengin tarih dünyasını keşfetmesini kuvvetle salık veririz.

Reşad Ekrem Koçu’nun kayıt altına alınan eserleri

• Kızlarağasının Piçi (1933)
• Hatice Sultan ve Ressam Melling (1934)
• Osmanlı Muahedeleri ve Kapitülasyonlar (1934)
• Çocuklar (1938)
• Esircibaşı, Kösem Sultan, Eski İstanbul’da Meyhaneler ve Meyhane Köçekleri (1947)
• Türkistanbul, Osmanlı Padişahları (1960)
• Topkapı Sarayı (1960)
• Erkek Kızlar (1962)
• Forsa Halil (1962)
• Dağ Padişahları (1962)
• Haşmetli Yosmalar (1962)
• Yeniçeriler (1964)
• Osmanlı Tarihi Panoraması (1964)
• Fatih Sultan Mehmed (1965)
• Patrona Halil (1968)
• Kabakçı Mustafa (1968)
• Türk Giyim Kuşam ve Süslenme Sözlüğü (1969)
• Aşk Yolunda İstanbul’da Neler Olmuş,
• Tarihimizde Garip Vakalar,
• Tarihte İstanbul Esnafı,
• Cevahirli Hanım Sultan

Taraf Kültür Eki, 01.12.2008

Türklerin Genesisi Üzerine - Murat Belge



Yazarımız Murat Belge daha evvel Taraf kültür ekinde küçük bir kısmıyla ele aldığı Türk Millî Romanı dizisini kitaplaştırdı. Millî kimliğin, Büyük Ulusal Anlatı’nın ve Türklerin Kökeni’nin romanlarda nasıl kurgulandığının anlatıldığı kitap, ülkenin bugününe dair de ciddi ufuklar açıyor.

”Osmanlı İmparatorluğu’nun bir çöküş sürecinde olduğunun katı bir olgu olarak intelligentsia’nın karşısına dikilmesi, bence, 1908′den önce değil sonra gerçekleşmiştir.

1908′e kadar, zayıf da olsa, işlerin düzelebileceğine dair bir umut vardı ve zaten 1908 de bu umudun gerçekleşmeye başlama anı olarak algılandı.” Bu cümleler Murat Belge’nin İletişim Yayınları’ndan çıkan son kitabı “Genesis ‘Büyük Ulusal Anlatı’ ve Türklerin Kökeni” kitabının girişinde yer alıyor. Gerçekten de bu kesim için 1908 büyük bir umudu ifade ediyordu ama işler hiç de arzu edildiği gibi gitmedi. Bosna’nın kaybı, Trablusgarp, Balkan faciası ve dünya savaşındaki yenilgi, her şeyi en azından “Osmanlılık” adına mahvetmişti.

Belge’ye göre bu zor zamanda kendini topun ağzında hisseden kesimin “Türk” kimliği üzerine düşünmeye başlaması, gecikmeye rağmen kaçınılmazdı. Kitap da zaten Türk kimliğinin “tarihî roman” yani “Büyük Ulusal Anlatı” türünde nasıl kurulduğuna mercek tutuyor. Murat hocanın derslerinde kendisinden dinleme şansı bulduğum şu tespit de bilmeyenlere benim gibi çok ilginç gelecektir: Çünkü Türk kavramının özellikle Rusya’dan gelen Türkik kökenli aydınların misyonerliğinde yayıldığı bir gerçek. Sonradan Osmanlıcılığı siyasî cinayetler ve entrikalar yardımıyla tarihe havale eden İttihat ve Terakki’nin kurucularının hiçbirisinin Türk olmaması gibi, tarihin bizi şaşırttığına tanık oluyoruz burada da. Batılılaşma projemize benzer, Türk milliyetçiliği de bize dışarıdan ithal anlayacağınız.

ÖZCÜLÜK VE MİLLÎ KİMLİK

Türk kan ve ırkına dayalı, ancak batıdakinin aksine sekülerleşememiş, yani dinin etkisinden arınamamış Türk millî kimliğinin inşasında “edebiyatın” rolünü inceliyor Belge kitabında. İlk bölüm Özcülük Düşüncesi’nin tahliline ayrılmış. Öz’ün varoluştan önce geldiği ve varoluş üzerinde belirleyici olduğu anlayışı, Şey’leri öyle yapan tanınabilir ve tanımlanabilir bir özleri olduğu fikrine dayanıyor. Öyle ki, Türklük, tarihin bir noktasında, tüm yüce kimlik değerlerimizin hepsini birden ihtiva eden hazine kutusunun, bulunabilir, çürümez ve kutsal olduğu tahayyülü üzerinde inşa ediliyor. Bu nedenle, diğer ulus devletler gibi, bu tip Türkler de, çağdaş millet tasavvurlarını, ulusun tekevvün edişini seçtikleri “o an” la verdikleri randevuda buluyorlar.

O öz hep vardır, tarihin bir noktasında keşfedilir ve bu ana gelişigüzel bağlanır. Şöyle diyor Belge:

“Çünkü bütün bu farklı ‘tekvin’ noktalarının aranmasının altında, bizim olduğu ve biz ondan neşet ettiğimiz için kıvanç duyacağımız bir “öz”ü bulup çıkarma kaygısı yatıyor.

KURULUŞ ANI, TARİHİMİZ NEREDEN BAŞLASIN!

“Birçok ülke edebiyatında ‘kuruluş miti’ denebilecek destanlar veya romanlar yazılmıştır” diye devam ediyor Murat Belge. Milletlerin ortaya çıktığı ve devletini kurmaya çalıştığı dönemlerde, yazarlar bu temayı mutlaka işliyorlar. “Kuruluş anı” “büyük millî anlatı”nın önemli bir bölümü oluyor. Bu anın “anlatı”sı “biz kimiz! “, “nereden geliyoruz, “bizi biz yapan öz nedir! ” gibi sorulara cevap arıyor. Belge, bu bağlamda öncellikle Kemal Tahir’in Devlet Ana’sını, Tarık Buğra’nın Osmancık ve Erol Toy’un da Azap Ortakları’nı incelemiş. Kuruluş An’ı olarak Osmanlı’yı esas alan Tahir ve Buğra, büyük millî anlatıyı oluştururken ideolojik olarak farklılaşır, ama amaçları aynıdır. Osmanlı’nın doğuşunda Marksizm’den birtakım kavramlar alan materyalist Tahir’e karşı, Tarık Buğra, bu olayın manevi ve idealist yönlerini ortaya çıkarmak için kendi eseri Osmancık’ı yazar; ama amaç ve varılan yer aynıdır. Erol Toy ise bir Marksist olarak Tahir ile hiç de uyumlu değildir. “Şu aile içi kavga nedeniyle” diye açıklıyor bu durumu Belge… Toy, Öz’ümüz saydığı Büyük Anlatı’nın açılış noktasını bir erken sosyalizm dönemi olarak kabul ettiği Bedrettin ayaklanmasına dayandırıyor. Tahir ve Toy’un romanlarında, Marksizm’in içinden milliyetçilik yapıldığı da görülüyor. Bu tür romanın belki de en popülerlerini Nihal Atsız’dan ediniyoruz. Lakin bu popülerlik daha çok çocuklar üzerinde tesirli oluyor. Belge, Atsız’ın amacının tam aksine, eserlerinin, ırkçı-milliyetçi ve militarist dünya görüşünü vermekte başarısız olduğunu, hatta tam aksi neticeler doğurduğunu iddia ediyor. Burada aklıma, milliyetçiliğin bir çocukluk hastalığı olduğu tespiti geliyor. Bedeli çocuk oyunlarından çok daha ağır olan bir tür “çocukluk” hastalığı… Ülkücü camiadan gelen Necati Sepetçioğlu ise “Kuruluş pentalojisi”nde, kuruluşu Türklerin Anadolu’ya ayak bastığı Malazgirt’e kadar geri çekiyor. Tabii bunu ne kadar geri çekerseniz o kadar makbul. Orduların ortaya çıkışı ve sınırların tayini ulus devletlerin ana iskeleti olduğuna göre, kuruluşunu, forsundaki değişiklikle M.Ö 209 yılında Mete Han’a kadar çeken Kara Kuvvetleri kadar uzak görüşlü olamamış millî yazarlarımız.

MİLLİYET NASIL İNŞA EDİLİR!

“Benedict Anderson’dan sonra milliyet hayal edilen, yani icat edilen bir kavram oldu. Milliyetçiler kavramın bu tür kullanılışına sinirlenirler” diyor Belge. Bunun karşılığında, Anthony Smith ise kavramın keşfedildiğini savunuyor. Bu özcü düşünceye daha münasip düşüyor. Belge bu derin tartışmaya girmeden milliyetin “bulunduğuna” dair daha nötr bir kavramla işe sarılıyor. Belge’ye göre önce milliyet icat ediliyor, sonra ona ait ne varsa keşfe çıkılıyor. Keşfedilenin çoğu da kurmaca olabiliyor diyor Belge; çünkü bu bir topluluğu belli bir hedefe doğru yönlendirme işi. Nitekim bu tip millî romanlarda “Soylu yalan” diye bir teknoloji de kullanılıyor. Mehmet Ali Tevfik’le bu tür edebiyata girmiş olan bu teknolojiye göre “geçmiş ve kimlik” yeniden kurulurken soylu bir amaca ulaşmak adına soylu yalanların kullanılması pek âlâ mümkündür.

Çünkü milliyetçi kuşaklar ancak böyle yetişiyor. Belge, Cumhuriyet Türkiye’sinde bitip tükenmeyen yer adları değiştirme, onları da yalan tarihlerle gerekçelendirme -Ani-Anı gibi- çabasını aynı ihtiyaca bağlıyor. Sakın üzülmeyin, bu bize özgü bir şey değil. Belge’ye göre bu sürecin yaşandığı dünyanın her yerinde aşağı yukarı benzer şeyler olmuş. Kitapta verilen Arjantin ve Japonya örneklerini mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

MİLLÎ EDEBİYATIN KAVRAM VE STEREOTİPLERİ

Murat Belge millî romanları analiz ederken, romanlarda yer alan stereotiplerin ve kavramların otopsisinde belirli başlıkları kullanıyor. Bunlar “Erkekler”, “Kadınlar (iffetli, orospu, sevgili) “, “İyi ve kötü yabancılar”, “Bize gelenler ve Bizimkiler”, “İyiler”, “Kötüler”, “Hainler”, “Düşmanlar”, “İdeolojik düşmanlar”, “Anakronzim”, “Arkaizm”, “Değişmeyen Tarih”, “Soylu yalan”, “Din ve millet”, “Yabancı nefreti”, “İstihbaratçılık ideolojisi” bunlardan birkaçı. Murat Belge yöntemi açıklarken, bu alandan damarlarımıza şırınga edilen “genel ideoloji”yi, söz gelişi yirmi beş öğeye ayırıp tanımlayabiliriz diyor. Eğer bu kitapları üretenlerin bu genel ideoloji ile sorunları yoksa, yani bunları doğrulamak üzere yazıyorlarsa, bu yirmi beş öğenin “eser”de takım halinde olması gerekmez. Bunların birçoğu hepsinde veya çoğunluğunda ortak olacak, bazılarınınsa bütün eserlerde yer alması yüzdesi daha düşük kalabilecektir. “Dolayısıyla” diyor

Belge, “bu tip eserleri incelerken aynı zamanda gerilerinde yatan genel ideoloji hakkında da bir saptama yapmış oluruz. İşin bu kısmı, ele alınan tek tek kitapların öğelerinin dökümünden daha az değil, daha çok anlamlı.

Bu gibi yöntemler, bence, edebiyatla “kültürel incelemeler” disiplini arasında kurduğu bağlar bakımından özellikle çok önemli. Estetikten yana kaybımızı bu öbür yana daha çok ışık tutarak gideriyoruz, diyebilirim.”

PEKİ NEDEN ROMAN!

Millî romanın millî kimlik ve millî tarih yaratmada neden roman genre’ını tercih ettiğini Belge, “… Oysa ‘roman’, elinin altındaki malzemeyi sıraya sokmakta çok daha özgür ve aslında bu özgürlük üstünde kurulmuş bir tür” diyerek cevaplıyor. Tabii amaç kimlik kurmak ve tarih yazmak olunca, roman türünün yapısından kaynaklanan bazı teknik sorunlarla karşılaşıyor millî romancılarımız. Ele alınan dönemin gerçek olaylarının akışıyla romanın olay örgüsünün olayları arasında uyum kurmak bunlarda sorun. Belge “Dolayısıyla, ‘olay’ları ‘gerçek’ ve ‘kurgusal’ olarak ikiye ayırabiliriz.

Tarihî romanda ister istemez tarih kişiye egemendir. Ancak ‘romancı’ muhtemelen ‘kişi’sini kendi yaratmak ve onunla bir şey söylemek istiyordur; gerçek tarihî kişi ise, romancının yaratabileceği biri değildir ve her zaman romancının o kişi hakkında yorumuyla tartışmaya hazır pek çok insan bulunabilir.

Aynı durum tarihî olaylar için geçerli ise de, kurgusallığın keyfiyeti bu türü özgür bırakır” diyor.Murat Belge yılların birikimi ve titiz bir çalışma ile ortaya sürekli başvurulacak değerli bir eser çıkarmış. Kötü roman yazmanın, ya da roman türünü tahkir ve tezyif etmenin 301′e giren bir yaptırımı yok. Belge, estetik kaygı taşımayan bu kötü edebiyat türüne uzun bir mesai verme sabrı göstererek, bugünkü yaygın politik söylem ve ideolojilerin kuruluşunu okuyanların dikkatine sunuyor.

TARAF, 23.11.2008

Filistin diye bir yer VAR JOE SACCO


1300 kişinin yaşamını yitirdiği İsrail’in Gazze saldırılarının üzerinden tam bir sene geçti. Zaten bir açıkhava hapishanesi olan Gazze, saldırıdan sonra adeta harabeye döndü. Hesaplamalara göre, Gazze’nin yeniden ayağa kalkması için en azından 2 milyar dolar gerekiyor. Bu para bulunsa dahi, İsrail bölgeye inşaat malzemesi dahil pek çok malzemenin girişine izin vermiyor. İsrail zaten Filistinlilere “Siz buraya ait değilsiniz” mesajını vermek için Gazze’deki çimento ve tuğla fabrikalarını vurmuş, apartmanlara da gelişigüzel ateş açmıştı. Gazze’nin tek çıkışı ise Mısır sınırındaki Refah, ancak Mısır, tıpkı Ürdün ve Suudi Arabistan gibi, İran destekli Hamas’ın başının ezilmesi gerektiğini düşünüyor. Bu “Ilımlı” İslam ülkelerinin Filistinliler umurunda bile değil. Filistin halkının kendi totaliter rejimlerinin sorgulandığı bir örnek olmasına ve bölgede İran’ın etkisinin artmasına razı olacak gibi değiller.

Birleşmiş Milletler’in eski Güney Afikalı yargıç Richard Goldstone önderliğinde yazılan raporda, İsrail’in 27 aralık-18 ocak 2009 arasında yaptığı Dökme Kurşun operasyonu esnasında insanlık ve savaş suçu kapsamında pek çok eylemin sabit olduğu sonucuna ulaşıldı. Sadece askeri amaçla açıklanamaz orantısız güç kullanımının ve sivillerin zarar görmesinin değil, 1.5 milyon insanın balık istifi ve insanlık dışı şartlarda yaşadığı Gazze’nin abluka altında tutmanın da insanlık suçu olduğu raporda belirtilen husus. Tabii bu arada, sivil İsrailleri hedef alan roket saldırıları da savaş suçu olarak raporda yer aldı.

Bu uzunca girizgâhı, henüz geride bıraktığımız 2009 yılının aralık ayında İthaki tarafından yayımlanan Joe Sacco’nun Filistin adlı çizgi romanı için yaptık. Muhabir ve çizer Sacco 1990’ların başında Batı Şeria ve Gazze sakinlerinin yaşadıklarını, 1948’e, ilk intifaya ve birinci Körfez Savaşı’na geri dönüşlerle aktardığı kitap, 1996 yılında Amerika Kitap Ödülü’nü kazanmıştı. Şarkiyatçılık adlı başeseriyle Filistin sorununun da kökeni olan emperyalizmin sömürgecilik ideolojisini deşifre eden ve geçen yıllarda hayata gözlerini yuman Edward Said, yazdığı önsözüyle kitaba deyim yerindeyse kefil olmuş. “Kimse Filistindeki korkunç durumu onun kadar iyi anlatamadı” dediği önsözünde Said, çizgi romanla olan macerasını uzun uzun anlattıktan sonra kitap hakkında şunları söylüyor:

“On yıl önce küçük oğlum elinde Joe Sacco’nun Filistin’le ilgili ilk çizgi romanıyla eve geldiğinde, çizgi roman dünyasından Sacco’nun etkileyici işlerinden dahi habersiz kalacak kadar uzak düşmüştüm. Bir anda kendimi, yeniden, birinci büyük intifadanın (1987-1992) ve yıllardır okumadığım çizgi romanların parlak ve insanı canlandıran dünyasına dalmış buldum. Çifte şaşkınlık içindeydim; Joe Sacco’nun o zaman aşağı yukarı on sayı olarak yayımlanan, şimdi elinizdeki ciltte bir araya getirilmiş Filistin çizgi romanlarının bağımlısı oldukça, İsraillileri, Filistinlileri ve iki tarafın destekçilerini uzun zamandır meşgul eden umutsuzca çarpık ve bıktırıcı tartışmaların aksine aynı konuya alışılmadık bir özgünlükle yaklaşan siyasi ve estetik bir eserle karşı karşıya olduğumu fark ediyordum. Medya bombardımanı altında yaşadığımız şu dünyada, bir çizgi romanın iddialı bir şekilde karalanmış, kimi zaman bahsettiği aşırılıkları yansıtabilmek için acayip bir şekilde abartılmış duygudaşlık dolu çizimleri, Londra ve New York’taki bir avuç adamın seçip tüm dünyaya pazarladıkları görüntülere karşı panzehir işlevi görüyor. Joe Sacco’nun dünyasında ne anlattıklarını cafcaflı sözlerle yumuşatan sunucular, ne durmadan İsrail’in başarılarından ve demokrasisinden bahseden riyakâr anlatılar, ne de tarihten ve sosyal gerçeklerden kopuk bir şekilde zavallı barışsever İsraillilere dünyayı dar etmek için devamlı taş atan, kıymet bilmez, köktendinci canavarlar olarak gösterilen Filistinliler var. Bunun yerine, askeri işgalin, rastgele tutuklamaların, yıkılan evlerin ve el koyulan arazilerin, işkencenin (ölçülü fiziksel şiddet), cömertçe uygulanan basbayağı kaba kuvvetin (bkz: Batı Şeria’daki bir kontrol noktasında havada salladığı M-16’nın verdiği güçle insanları öbür tarafa geçirmeyi reddeden İsrailli asker) insafına kalmış hayatlar süren Filistinlilerin karşı karşıya olduğu acımasız ve yabancı bir dünyayı, asker tıraşlı, sıradan bir Amerikalının gözünden görüyoruz…”


Said’in de altını çizdiği gibi, Sacco’nun Filistin’i, I. Körfez Savaşı için “Savaş diye bir şey olmadı; olup biten, insanları ayartan, renkli, göz kamaştırıcı bir oyundan ibaret olan naklen yayın” diyen Jean Baudrillard’ın tespit ettiği medya türüne bir tür panzehir gibi. Olmayan bir kimyasal silah riskini dünyaya gerçek bir tehlike gibi sunan, bu tehlikenin tüm dünyaya pazarlanması sonucunda Irak’a giren, buradaki savaşı da CNN üzerinden sıcak yuvalarımızdaki mavi ekrana bir Hollywood aksiyon filmi, hatta sürekli ölümcül kazalar geçirip dirilen kahramanlarıyla çizgi film tadında ve canlı seyrettiren bir medya canavarlığını deşifre ediyor. Tony Blair, yıllar sonra ne de güzel itiraf etmişti bu durumu: Irak’ta kimyasal silah yoktu. Ama her şartta Saddam’ın devrilmesi gerekiyordu.”

Ama madalyonun öteki yüzünde bir milyonu aşkın Iraklının katledilmesi kazılıydı. Ama medyanın sayesinde çok şükür onları hiç görmemiştik. Irak’ta birkaç Batılı’nın ölmesi her zaman haberdi ama, her gün elli, yüz, yüz elli Iraklı, Filistinli veyahut Afgan’ın ölmesi, gazetelerde küçük bile olsa görülmeyen sıradan bir durumdu.

Filistin, alışıldık çizgi romanlar gibi mutlu bir sona ulaşmıyor. Said’in dediği gibi, zaferle de bitmiyor. Ucu açık; tıpkı Filistin sorunu gibi. Kaybedenlerin, yaşama inatla tutunanların hikâyesi ve olduğunca sıradanlıkla aktarılıyor. Sacco, göze batmayan, gazeteciliğin arsız iştahından, aceleciliğinden arı bir sakinlikle Gazze’de, Ramallah’ta, Batı Şeria’da sokaklara, evlere, hücrelere konuk oluyor. Tamam, her ne kadar çizdikleri dört sene boyunca Gazze’de yaşayan yaşayan Ha’aretz gazetesi muhabiri Amira Hass’ın, öte yandan Sara Roy’un, Gloria Emerson’un anlattıklarıyla örtüşüyorsa da, Sacco ezilenlerin yanında yer aldığını, çok da tarafsız olmadığını itiraf ediyor aslında.

Filistin’de, kibirsizliği ve dolaysızlığı ile bize “kurban”, ya da “terörist” Filistinlinin sıradan günlük halini de görüyoruz. Çaya çok şeker atmanın misafire gösterilen bir hürmet olduğunu, lakin Sacco’nun bu şeker işinden hiç hazzetmediğini öğreniyoruz. Öte yandan, herhangi bir şekilde hapse girenlerin yeşil kart, girmeyenlerin ise turuncu renk kimlik kartı aldıkları, yeşil kimlik kartı olanların ise, cezalarını çektikleri halde –ki tıpkı Türkiye’de olduğu gibi taş atmak gibi eylemler örgüt üyeliğine giriyor ve ağır hapisle cezalandırılıyor- her çevirmede dayak yediklerini öğreniyoruz. Daha da vahimi, yeşil kartlılar çalışmak üzere İsrail’e geçemiyorlar. Bu durumda olanların çoğunun tek ekmek kapısı zeytin ve portakal ağaçları. Sacco’nun Filistin kitabında en etkileyici bölümlerden birisi de yeşil hattın doğusundaki bir köydeki ağaç katliamı oluyor. Tek geçim kaynağı bu zeytin ağaçları olan Filistinli aileye, bahçelerinden Yahudi yerleşimcilere taş ve Molotof atıldığı gerekçesiyle tüm zeytin ağaçları kendi elleriyle kestiriliyor. Üzücü…

Velhasıl, Filistin’i içeriden görmek için büyük bir olanak sunuyor Joe Sacco. “Filistin diye bir yer, Filistinli diye bir halk da yok” diyen İsrail’in kurucularından Golda Meir’e nazire edercesine, bir halkın varlığına tüm yönleriyle tanıklık ediyor.

İstanbul’da Spinoza’lı Günler


Türkiye’deki ilk Spinoza etkinliği 14-15 kasımda Spinoza Çalışmaları Çevresi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi işbirliğinde üniversitenin Dolapdere kampusunda düzenlendi. Etkinlikte sunulan tebliğler üniversitenin yayınlarınca Spinoza üzerine yetkin çalışmaları bulunan Cemal Bâli Akal’ın editörlüğünde bir kitapta toplandı. Spinoza Günleri: Teolojik-Politik İnceleme Etrafında adını taşıyan bu kitapta Cemal Bâli Akal’ın dışında Türker Armaner, Gaye Çankaya Eksen, Eylem Canaslan, Tülin Bumin, Reyda Ergün, Manfred Walther, Alber Nahum, Solmaz Zelyüt, Birden Güngören ve Moris Fransez’in sempozyumda sundukları bildiriler yer alıyor. Spinoza’yı geniş kitlelere tanıtmayı amaçlayan Spinoza Günleri’nde sempozyumun yanı sıra, çeşitli sergi ve konferansların da düzenlendiğini ekleyelim.
Cemal Bâli Akal, bildirisinin girişinde “Bu ilk Spinoza etkinliğinin bir hukuk fakültesinde düzenlenmesinin basit nedeni, yalnızca daha önce bir başka yerde düzenlenmemiş olmasıdır. İkinci ve karmaşık neden ise, bazı hukukçuların, kendilerine gerçek diye sunulanın ardındaki gerçeği aramak gibi sapkın ve bozguncu bir fikre kapılmış olmaları ve bu arayışta zorunluluğun onları Spinoza’yla karşılaştırmasıdır” diyor.
Bol resimli iki sayfada Spinoza’nın felsefesini anlatmaya girişmek herhalde cüretkâr bir densizin işi olurdu. Yok, öyle olmayacak. Ben sadece, bu kitabın değerli yazarlarından yaptığım alıntılar ile, Spinoza’yı tanımayan okuyucuda küçük bir merak uyandırmaya çalışacağım, o kadar.
KIRK DÖRT YILLIK ONURLU
BİR YAŞAM
Önce üstadı kısaca tanıyalım. Baruch Spinoza, tam da bu günlerde, 24 Kasım 1632’de İspanya’dan göç etmiş bir Yahudi ailesinin beş çocuğundan biri olarak Amsterdam’da dünyaya gelir. Henüz altı yaşındayken annesini yitiren düşünür, yapayalnız geçecek yaşamını da böylece örgülemeye başlar. Öğrendiği yabancı diller –Arapça dahil- ve ders aldığı bilge kişiler sayesinde –bunlardan en mühimi din okulundaki öğretmeni, liberal haham Manasseh ben İsrael‘dir- ufku genişlemiş, düşünceleri değişmiştir. 24 yaşındaki genç Spinoza Amsterdam Sinagogu tarafından, her ikisi de Dekartçılığın bir formuna dayanan, “Tanrı’nın evren ve doğanın işleyişi olduğu, bir kişiliği olmadığı ve Kutsal Kitap’ın Tanrı’nın doğasını öğretmek için mecazi ve simgesel bir anlatı olduğu” iddialarını savunduğu için Yahudi cemaatinden aforoz edilir ve adını da isminin Latince versiyonu olan Benedictus’a çevirir. Yaşamı boyunca kimseye boyun eğmeyerek, hiçbir bağışı ve hediyeyi kabul etmeyerek –mesela, kendisine teklif edilen Heidelberg Üniversitesi’ndeki felsefe kürsüsünü “din adamlarını rahatsız etmeme” koşulu nedeniyle elinin tersiyle reddeder- hayatını onuruyla kazanır. Matematik, fizik bilgileri sayesinde mercekler üzerinde çalışmalar yapmıştır. Bir odada sürdürdüğü yaşamını, mercekleri yontarak elde ettiği kazançla, bilgece ve gösterişsiz bir şekilde geçirmiştir. Hastalıklı bedeni, yontarken yuttuğu cam tozlarına ve insanlardan gördüğü anlayışsızlıklara daha fazla dayanamayarak 21 Şubat 1677’te iflas eder.
SPİNOZA VE HAK KAVRAMI
Tebliğinde “Spinoza tabii hukuk ve tabii yasa diye bir şey olamayacağını söyler” diyor Akal ve bunu filozofun şu alıntısına dayandırıyor: “Ama tüm tabiatın evrensel gücü, birarada ele alındıklarında tüm bireylerin oluşturduğu güçten başka bir şey değildir. Bunun sonucunda her bireyin gücü olan her şey üzerinde üstün bir hakkı vardır... Her varlık tabiat yasalarına uyarak yaptığı her şeyi üstün bir hak uyarınca yapar. Çünkü tabiat tarafından belirlendiği biçimde davranmaktadır. Spinoza’ya göre bir soyluyu da, bir dilenciyi de, ülkemizdeki popüler tartışma, dağdaki çobanla üniversitedeki hocayı da güdüleyen temel dürtü, tabiatın bir parçası olarak duyduğu iştah ve arzudur. Bunun kökeninin akıl olması durumlardan sadece bir tanesidir. Dolayısıyla, evrensel bir akıl yoktur, makul akıl olarak tekil akılların yan yana gelmesi durumu olabilir.
Spinoza burada dursaydı, ona “Adaletin bu mu filozof, güçsüzlere, büyük balığın yuttuğu küçük balıklara ne olacak peki? “ diye sorabilirdik. Ama durmadı. Türker Armaner, Spinoza’nın Teolojik-Politik İnceleme adlı eserinde, “‘Akla uygun yaşamak’ ile ‘iştaha göre yaşamak’ arasında bir fark yoktur. Yalnız doğanın her iki yaşam biçimine karşı tarafsız kalması, her iki yaşam biçiminin de aynı biçimde özgür olduğunu göstermez. Aklın buyruklarına göre yaşamanın, insanların güvenliği, bedenlerinin korunması için yararlı olmasından dolayı ‘doğal hak’ tek başına yetersiz bir sınır çizer” dediğini aktarıyor. Spinoza’ya göre, akli belirlenimleri olduğu kadar, kör yönelimleri de barındıran doğal hakkın içinde başka bir alan açılması gerekir, bu alanın sınırlarını da, “Sivil Hak” oluşturur. Sivil hakla elde edilen erdemi de bir “yararlılık” prensibiyle tanımlayan Spinoza, doğal hak izin verse de akla göre değil, kör yönelimlere göre yaşayan kişinin kendisi için en yararlı olanı bulamayacağını, hatta aramayı bile düşünemeyeceğini söyler. Spinoza için kişiyi köleleştiren de, en başta kendisidir.
SPİNOZA VE ÇOĞULCULUK
Kölelik demişken, Eylem Canaslan’ın “Spinoza’da Çokluk” kavramı adlı bildirisine Teolojik-Politik İnceleme’den alıntı olarak aldığı şu sözleri burada tekrarlamak isterim: “Monarşik yönetimin en büyük sırrı ve tüm çıkarı, insanları aldatmakta ve onları dizginlemesi gereken korkuya din maskesi takmakta yatar. Onlar böylece, sanki kurtuluşları için savaşıyormuşçasına, köleleşmek için savaşırlar. Tek bir adam kibirlenebilsin diye kanlarını ve canlarını vermeyi bir utanç değil de, en büyük onur sayarlar. Ama tersine, özgür bir devlette, bundan daha uğursuz bir şey ne hayal edilebilir, ne de denenebilir. Çünkü her insanın özgür yargısının önyargıların boyunduruğu altına alınması ya da herhangi bir biçimde baskıya uğratılması, ortak özgürlüğe bütünüyle aykırıdır.”
Canaslan, Spinoza’nın bu cesur ve zaman ötesi özgür Cumhuriyet tanımlamasını yüzyılın bir istisnası olsa da, giderek durumu kötüleşen bir Hollanda’da –liberal görüşlü ve Cumhuriyetçi De Witt kardeşler 1672’de linç edilmiştir- ve din savaşlarının pençesinde giderek monarşinin pençesindeki bir Avrupa’da yaptığını da ekliyor. Spinoza, Cumhuriyet’in bir vatandaşı olarak çokluğun sefil durumundan kaygı duyar. Monarşi, yani Tek’in yönetimi, varlık sebebini tam da cahillik ve sefalet koşullarında bir kurtarıcı bekleyen pasif duyguların esiri olan bir çokluktan aldığını düşünür. Spinoza, bugünkü ulusalcıların, demokrasiye, yani çokluğa “bir profesörün oyu ile, dağdaki çobanın oyu eşit olmamalı” homurtusunu çürütürcesine yönetim süreçlerinden, yani siyasal pratikten dışlanmış olan çoğunluğun, zorunlu olarak pasif, bu yüzden de cahil kalacağını belirtir. Siyasal örgütlenişin karar alma mekanizmalarında olmamak, siyasal örgütlenme deneyiminden geçmemek, öz-yönetim pratiğinden yoksun olmak, cahilliğin ve korkunun, yani pasif duyguların ana nedeni olduğunu söyler. Yani önce eğitim değil, önce siyasi eşitlik önerir ve der ki “Hem tüm meseleyi yurttaşlardan habersiz görmeyi istemek, hem de onların yanlış yargılar taşımamalarını, olayları kusurlu yorumlamamalarını talep etmek budalalığın dik alasıdır. Eğer plebler kendilerini tutmayı, çok az bildikleri şeylere dair yargılarını askıya almayı ve sahip oldukları pek az ipucu üzerinden doğru yargılar vermeyi becerebilseydi; zaten yönetilmekten ziyade yönetmeye layık olurdu.”
19. yüzyılda Goethe ve Coleridge’in çabalarıyla yeniden saygınlık kazanan, Bertrand Russel tarafından en insancıl ve cana yakın filozof olarak tanıtılan ve Hegel’in “Ya Spinozacısınız, ya da filozof değilsiniz” dediği Spinoza’ya atfedilen kitaptaki diğer pek çok bildiriye değinemedik bile.
Ama o kadar cüretkar olmayacağımızı baştan söylemiştik zaten.

Taraf Kültür Eki, 24.11.2009

Deha sürgün yemez REFİK HALİD KARAY


Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Hüküm Gecesi adlı romanında, İttihat ve Terakki Fırkası’na sert eleştirileriyle tanınan ve her an suikasta uğramayı bekleyen Seda-i Millet gazetesinin başyazarı Ahmet Samim, arkadaşı Ahmet Kerim’e şunları söyler: “Bu sabah beni Dahiliye Nazırı (Talat Paşa) çağırdı. Ne için? Düşün. Bana bir mutasarrıflık teklif etmek için.”
Ahmet Samim, Talat Paşa’nın mutasarrıflık teklifini reddetmiş, lakin bu zelil teklif onu bir nebze olsun rahatlamıştı. Ne de olsa “satın alınmaya” çalışılması henüz öldürülmeyeceği manasına gelebilirdi. Ahmet Samim iki gün sonra, ensesinden girip, burnunun yanından çıkan İttihatçı kurşunuyla yaşama veda etti. Hasan Fehmi’nin öldürülüşünün üzerinden ise henüz 10 ay geçmişti.
Ahmet Samim’i İttihatçıların meşhur fedailerinden Yakup Cemil’in öldürdüğü konuşulduysa da, daha sonra asıl katilinin “İzmir suikastı” davasında idam edilen eski Ankara Valisi Abdülkadir Bey’in olduğu anlaşılacaktı.
ZAMAN’DA YAYIMLANAN
ÜÇ MAKALE
Refik Halid Karay, Ahmet Samim’in yakın dostuydu. O da İttihatçılara muhalifti. Sosyalist Hilmi’nin çıkardığı İştirak adlı gazetenin 13 Haziran 1910 tarihli nüshasının arkadaşının katline ilişkin yazılara ayrılmasını sağladı ve bu yüzden İttihat ve Terakkicilerce mimlendi. “Kirpi” müstearıyla yazdığı, İttihat ve Terakki Fırkası’nı yerden yere vuran yazılarını Kirpinin Dedikleri adıyla bir kitapta topladı. Yandaşı olduğu Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın elindeki Beyoğlu Belediyesi’nde başkâtip olarak çalıştı, Mahmud Şevket Paşa’nın katlinden hemen sonra da, yargılanmaksızın 1913’te Sinop’a sürüldü, sonrasında Çorum, Ankara ve Bilecik’e gönderildi. Ziya Gökalp ve Falih Rıfkı Atay’ın yardımlarıyla sürgünlüğü son buldu. Nitekim 8 ekimde Talat Paşa kabinesi istifa etmiş, 30 ekimde Mondros Mütarekesi imzalanmış, İstanbul’un işgali beklenirken, 2 kasım gecesi Talat, Enver, Cemal paşalar önderliğindeki İttihatçı tayfası bir Alman torpidosuyla ülkeden kaçmışlardı.

İşte o kaçış üzerine Refik Halid Zaman gazetesinde birbiri ardına üç tane makale yayımladı. Bir Türkçe ziyafeti olan Minelbab İlelmihrab (başından sonuna anlamında kapıdan mihraba kadar manasında deyim) adlı anı kitabında bu makaleleri şöyle anlatır Karay: “Birbiri arkasına Zaman’da intişar eden üç makalem ‘Ortada Kabahatli yok!’, ‘Sakın Aldanma, İnanma, Kanma’, ‘Efendiler, Nereye?’ Türk matbuatının o zamana kadar kaydetmediği bir muvaffakiyete, bütün İstanbul’u ve Anadolu’yu kaplayan şayanı hayret bir takdire mazhar olmuştu. Akşamüzeri müteaddit defalar köprü üzerinde gazetenin akıl almaz, inanılmaz bir fiyatla beş kuruş, on kuruş, bir mecidiye değil, tam yarım, bir liraya satıldığını ben gözlerimle görmüştüm. Daha fazlasını görenler de vardı ya… Bu yazılardan aynı gazetede iki gün ara ile tekrar dercolunanı bile vardı. Fransızcaya, Rumcaya, Ermeniceye derhal tercüme olunduğu gibi, diğer bazı gazetelerce de hemen istinsah olunuyordu. Şimdi bu ciheti elbette övünmek için söylemiyorum, kendimden bahsettiğimin sebebi var:
‘Ortada Kabahatli Yok!’ ile ‘Sakın Aldanma, İnanma, Kanma!’ İttihatçıları pek memnun etmişti. Zira, birincisinde Harbi Umumi mesuliyetini kimsenin üzerine almadığını, fakat bunun yalnız beş on kişiye hasrolunacağını, diğerinde de bir fırka gittiyse yerine gelecek olanın da aynı münasebetsizlikleri yapacağını, adlanılmaması lazım geldiğini iddia ediyordum. Okuyanlar hatırlarlar ya, herhalde bunları kupkuru söylemiyorum, çok candan lezzetli yazılardı.
İşte bu sebepten dolayı Cemiyet mensupları beni, İttihatçılığa mütemayil ikiyüzlü, istifade olunabilir ve nüfuzlu bir muhalif addediyorlar, pohpohluyorlardı. Muhalifler ise alnıma bermutad hemen ocakçı damgasını yapıştırmışlardı; ben güya mahirane bir siyasetle kalemimi cemiyetin müdafaasına hasretmiştim, satılmıştım. Bereket ki, arkadan ‘Efendiler, Nereye?’ yetişti; bu safdillerin şüphelerini yatıştırdı.”
İşte Karay’ın, İttihatçı dönemin bir özeti niteliğindeki “Efendiler, Nereye?” başlıklı makalesinden bir özet:
EFENDİLER, NEREYE?
“Ziyafet bitti, fakat ağzınızı silmeden, elinizi yıkamadan, bir de acı kahvemizi içmeden efendiler nereye? Siz âmir olmadınız, kabadayılık ettiniz. Siz valilik yapmadınız, polis şefliği ettiniz. Efelere, taş çıkardınız; zorbalara parmak ısırttınız. (...) Muhalif mi? Al aşağı... Muharrir mi? Vur başına... Türk mü? Sür ölüme... Rum mu? İste parasını... Ermeni mi? Kes kafasını... Arap mı? Çek ipe... Kadın mı? Gönder eve... Haydut mu? Buyurun köşeye... Külhanbeyi mi? Gelsin yanıma... Kalan kimseye at sopayı... Paraları koy cebine... İşte sizin programınız bu! (...) Palalarla sopalarla işe giriştiniz; sürülerle insanları dağ başlarına götürüp satırlardan geçirdiniz; babaları, evlatları yoktan yere harcayarak Anadolu içerisinde dul kadından, yoksul yetimden başkasını bırakmadınız. Ne oluyordunuz? Bu kanlı işgüzarlıklar, bu canavar akını, bu fitne ve fesat siyaseti ne fayda verecekti? Ne kazanacaktık? Dünyayı mı alacaktık, Mısır’a sultan mı olacak, Hind’e şah mı gidecektik? (...) İşte milleti artık büsbütün öldürdüklerinden emin olsunlar... Kollarımızda bir zerre kuvvet kalmış olsaydı, yakalarından yapışır öcümüzü alırdık... Halbuki kollarını sallıya sallıya, yüzümüze tüküre tüküre gittiler.
Aşkolsun! At da size yaraşır; meydan da. Bizde bu ölü kan, sizde o yaman surat olduktan sonra bir gün olur yine gelirsiniz... Biz size: ‘Kırk katır mı, kırk satır mı?’ diye soramadık; yarın sizin bize: ‘Ölümlerden ölüm beğen!’ Demek artık hakkınızdır. Lâyıkımız olan paşalar! Topumuzun başını bir kılıçla çıkarmadan [uçurmadan] nereye?
İKİNCİ SÜRGÜN YILLARI
Çok geçmeden ikinci sürgün dönemi başlayacaktı Karay’ın. Kuvayi Milliye hareketine karşı, İstanbul Hükümeti’nden yanaydı. İbre Ankara Hükümeti tarafına dönünce ona da ikinci sürgün yolu gözüktü. Milli Mücadele’ye muhalif oldukları gerekçesiyle ülkeden sürülen ve 150’likler olarak anılan grubun içinde yer aldı. Bu sefer de Beyrut ve Halep’te geçecekti yılları. Karay bu dönemi Bir Ömür Boyunca adlı anı kitabında şöyle tasvir eder: “Anadolu Kurtuluş Hareketi’nin esas ve gaye bakımlarından taraftarı olmakla beraber, komitecilerden birçoğunun o harekete katılmasına bakarak tekrar hortlayacakları ve günün birinde yeni hükümeti de ele geçirerek yine vatanı parçalamaları ihtimalinden korkmuş, eski kinimi bir türlü yenememiş, o tesir altında atıp tutmuştum.”
Bugün Ergenekon sürecine, İttihat ve Terakki’nin derin devletle, cinayet, faili meçhul ve darbelerle Cumhuriyet’e nasıl sirayet ettiğine bakarsak, üstadın mahcubiyetine rağmen çok da yanılmadığı ortaya çıkıyor.
DEHASINI YANINDA GÖTÜRDÜ
Karay sürgünlerle edebî verimliliği coşan ender yazarlardan biridir. Bir Ömür Boyunca’nın hemen giriş bölümünde bu durumu şöyle anlatıyor: “Ömrümün yetmiş beş yılından; bu satırları yazarken (1963 sonu) o yaştayım, yirmi ikisini, hem de tam gençlik, dinçlik, kabına sığmazlık çağını sürgünde geçirmiş bir adamım; sürülmesi kolay, sürgünü bol, politik ceza ve cefayı olağan işlerden, hükümet idaresi icabından sayan Türkiye’de bile, az rastlansa gerektir.
Zira çoğu kimse sürgünlüğe dayanamamış, ya kısa zamanda affa uğramış, yahut sürgünlük hayatında iz, eser bırakamamış, yahut da o halde geri dönmüştür ki, çarçabuk öbür dünyayı boylamış, boylamadıysa bile yarı ölü, sönük, sünepe, yılmış, verimsiz kalmıştır.
Bende bunların hiçbiri olmadı. Hem dayandım, hem dayattım, biraz ürktüm, biraz ürküttüm, epeyce tutuldum. Anadolu’da geçirdiğim birinci sürgünlüğümden Memleket Hikâyeleri ile geldim.”
Beyrut ve Halep’te bulunduğu yıllarda da başta Sürgün romanı olmak üzere pek çok eser üretmişti Karay. Türkçeyi en duru, en muvaffak kullanan yazarlardandı. El attığı konular dönemin edebiyatında sıkça rastlanır türden değildir. Ago Paşa’nın Hatıratı mizah hikâyelerinden oluşur ve esere adını veren Ago Paşa aslında Senegal’den getirilmiş bir papağandır. Kızıl Sultan devrinde “Padişahım çok yaşa” diye bağırıp “afferin” alırken, 1908’de “Yaşasın Hürriyet”, sonrasında “Yaşasın İttihat ve Terakki, yaşasın cemiyet”, 31 Mart Ayaklanması’nda “Yaşasın şeriat”, Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girişiyle de “Yaşasın Mahmut Şevket Paşa” diye bağırmak zorunda kalmakla perişan olan zavallı papağan Ago Paşa, aslında dönemin değişken ve kaypak politik yaşamını hicveden mükemmel bir eserdir.
Lakin aynı kitapta yer alan Hülya Bu Ya adlı hikâyesi, Ankara Hükümeti’nin yüzeysel, tepeden inmeci aydınlanmacılığıyla dalga geçen nefis bir taşlamadır. Ankara’yı ziyaret eden Amerikalı seyyah, kente indiğinde gördüğü manzaraya inanamaz. Çorak, tozlu, bitik bir taşra kenti görmeyi beklerken, kış olmasına rağmen yemyeşil, pırıl pırıl bir Ankara bulmuştur karşısında. Bir yerden diğerine ulaşmak için vesaite gerek yoktur, çünkü yollar kendi kendine hareket etmekte ve sizi istediğiniz yere götürmektedir. Kemalist ilerleme öyle muvaffakiyetler kazanmıştır ki, istiklâl ilan edileli beri (Erke dönergecine benzer laik bilimsel buluşlarla, mesela güneş ışığını depolayan akümülatörle) geceler de gündüz olmuştur. Jetgilleri 1921’de Ankara’ya indirmiştir Karay.
Ama o bana kalırsa çok daha cesaret isteyen bir işi yapmış, kokuya, yemeğe, suya sabuna, dargınlık, misafirlik, dargınlığa dair yazmış ve onca ‘ciddi’ mesele dururken, mesela patlıcan meselesini konu edinmiştir eserlerinde. Bir meyve sepetini, o sepette bulunan rahiyasıyla tüylü kayısıyı, meyvelerin ona göre düşkünü elmayı, asil armutu, meyvelerin buğdayı üzümü, sonra gülünç meyveleri; hünnapı, kestaneyi, manasız meyvelerden mesela vişneyi, meyvelerin menekşesi çilek üzerine muhteşem cümlelerle anlatmıştır.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na göre, Karay’ın ikinci sürgünü Damat Ferit Paşa Hükümeti döneminde Posta-Telgraf Umum Müdürü olması değil, hiciv yazılarındaki ustalıktan eski İttihatçı yeni kemalistlerin de çekinmeleri nedeniyledir. Nitekim adı yüzellilikler listesinde olan pek çok ittihatçı daha sonra yurda dönmüş, dönmekle de kalmamış, devlet katında pek mühim görevlere layık görülmüştü. Refik Halid Karay daha evvel Mustafa Kemal’den “dön” mesajı almasına rağmen, ancak resmî af çıkınca, 1938 yılında yurda döner, 18 Temmuz 1965 tarihindeki vefatına kadar da siyasete hiç bulaşmadan uysal bir edip olarak yaşar.
Tam da bu yüzden resmî tarih tarafından kenara itilmiş, görmezden gelinmiş büyük bir Türkçe ve edebiyat dehasıdır Karay. İnkîlap Kitabevi’nin Refik Halid Karay’ın tüm eserlerini, dilde anlamsız sadeleştirmelere başvurmadan, yazarın özgün anlatımı ve zengin Türkçesini muhafaza ederek yeniden
basması vesilesiyle yazdık bu kifayetsiz yazıyı.
Gerisi sizin merakınıza kalmış.

KUTU
Refik Halid Karay
1888'de İstanbul'da doğdu. 18 temmuz 1965'te İstanbul'da yaşamını yitirdi. Vezneciler'de Şemsü'l-Maarif ve Göztepe'de Taş Mektep'te öğrenim gördü. Galatasaray Lisesi ve Hukuk Mektebi'ni yarıda bıraktı. Maliye Merkez Kalemi'ne katip olarak girdi. 1908'de Servet-i Fünun'da ve Tercüman-ı Hakikat'te çalışmaya başladı. Son Havadis adıyla bir gazete kurdu. Fecr-i Ati Topluluğu'na katıldı. Robert Kolej'de Türkçe öğretmenliği yaptı. Vakit, Tasvir-i Efkar ve Zaman gazetelerinde makaleleri yayımlandı. Muhalif 150'lilikler listesine girdi ve İstanbul'un işgalden kurtarılışının ardından 1922'de Beyrut'a sürgüne çıktı. 1938'de affın çıkmasından sonra yurda döndü. Ölünceye dek yazılarını sürdürdü.

19.11.2009

Yoldaş Pançuni 100 yaşında


Pançuni, “pan” yani “bir şey”, “çuni” de, “yok” anlamında Ermenice iki kelimeden türetilmiş, yan yana gelince de, “Niteliksiz”, “Hiçbir şeyi olmayan” manasına gelen birleşik kelime. Sadece Ermenilerin değil, evrensel mizah edebiyatının en kıymetli örneklerinden biri olan Yoldaş Pançuni’nin yazarı Yervant Odyan’dan ünlü yazar Şirvanzade “Mizah için doğmuş en büyük Ermeni mizah ustası” diye bahseder. Aslında tek amacı para ve ün kazanmak olan “doğuştan” dalaveracı, çakma sosyalist, ya da daha kötüsü, o dönemin sık rastlanan sosyalist modellerinden Yoldaş Pançuni’nin maceralarının ilk basımı Püzantion (Bizans) dergisinde yapıldı. 1909 yılında tefrika edilmesinin üzerinden de tam 100 yıl geçti. Ermenileri ve edebiyatlarını bu coğrafyanın değeri olarak kabul edersek, Yoldaş Pançuni’yi de, hiç mübalağasız bu ülkenin, Don Quijote, Pickwick ya da Tartarin’e eşdeğer bir milli fenomeni sayabiliriz. Aras Yayınevi, bu kült eseri Sirvart Malhasyan’ın çevirisiyle Türkçeye kazandırdı. Üstelik kitap, Pançuni’nin sinematografik maceralarını resimleyen Mısır karikatürünün kurucusu sayılan Aleksandr Saruhan’ın illüstrasyonları ile tam bir edebiyat şöleni haline gelmiş.
UZUN SÜRELİ SANSÜR
İçi boş sloganlar, hayalci amaçlar, istismarcı sözde devrimcilerin bir tür bedenleşmesi olan Yoldaş Pançuni o kadar iyi ve gerçekçi bir siyasal satirdi ki ilk yayımlandığında Pançuni’yi gerçek sanmışlardı. Odyan şöyle anlatıyor bu durumu: “Püzantion’da ilk kez yayımlandığında çokları Pançuni’yi gerçek biri sandı. Hatta gerçek mi, hayal mi diye iki Vanlı iddiaya girmişler, hayır kurumlarından birine verilmek üzere ortaya para koymuşlar. Tabii hayalîdir diyen kazandı. Pançuni gerçek bir kişi değil, devrimci tiplerin yoğunlaşmış genel bir ifadesidir.”
Odyan’ın getirdiği eleştiriler güncelliğini hâlâ koruyor. Öyle ki, Sovyet Ermenistan’ında tüm kitapları yayımlandığı halde Yoldaş Pançuni, 1989 yılına, yani Berlin Duvarı’nın yıkılışına değin yayımlanamamıştı. Kim bilir, belki de SSCB de Yoldaş Pançuni gibiler yüzünden dağılmıştı.
BELA ‘GELİYORUM’ DİYOR
Kitabın girişinde Odyan, Yoldaş Pançuni’nin Trabzonlu bir ailenin en küçük çocuğu olarak 1875’te doğduğunu, annesinin doğumda öldüğünü, bu nedenle keçi sütüyle beslendiğini, ama Pançuni’nin boş kafalılığını ve hafifliğini buna bağlamamak gerektiğini yazar. Pançuni çok geç konuşmaya başlamış, ama başlayınca da susmamıştı. Öyle ki, babası onu susturabilmek için bir hekime dahi gitmiş, “Çaresi yok, kulağınıza pamuk tıkayın” cevabını almıştı. Konuşmayı bu kadar çok sevmesine rağmen, minik Pançuni kelimelerin anlamlarını tamamen değiştiriyordu. Bu sadece kendi bencilliğini vaaz edecek başarılı bir hatip için en büyük hususiyetlerden olacaktı. Bir akşam işten dönen babası masada duran çok değerli bir kabın tuzla buz olduğunu görünce onu çağırmış, “Ne yaptın be kabı!” diye sormuştu. Aldığı cevap “Yaptım baba” olmuştu. “Ne yapması ulan, kırmışsın köp’oğlu” deyince de, “Hayır baba, yaptım” cevabını almıştı. Daha sonraki günlerde eline ne geçerse kırmış, “Ne yapıyorsun” diye her azarlanışında ise “Yapıyorum” cevabı vermişti; gelecekteki hayatını öngörürcesine…
Nitekim okulda çoğu vaktini arkadaşlarına nutuk çekerek geçiriyordu. Bir gün, bir arkadaşıyla beş kere beşin kaç ettiğine dair diyalektik bir tartışmaya girmiş, arkadaşı yirmi beş deyince, hayır elli eder diye tutturmuş, arkadaşı Pançuni’yi tanıdığından “İyi, sana göre elli, bana göre yirmi beş olsun” dediğinde ise, “Hayır, seni mutlaka ikna etmem gerekir” diye arkadaşının kafasını taşla yarmıştı. Kitap şöyle devam ediyor: “Babası oğlunun bu tuhaf gidişatını görüyor, çoğu zaman dişlerini gıcırdatarak bağırıyordu. ‘Bela olacaksın, bela…’ Zavallı adam iyimserliğinde yanılıyordu. Pançuni bela değil, devrimci olacaktı…”
PANÇUNİ NASIL DEVRİMCİ OLDU
Babasını 17 yaşında kaybettiğinde, çok iyi bir tüccar olan ağabeyi ile kavga edip mirastan tüm payını almış, İstanbul’a göçüp üç yılda parayı tüketmiş, Trabzon’a, ağabeyinin yanına dönmüş ve ağabeyinin bu üç yılda servetini ikiye katladığını, çalışkanlığıyla tüm kentte nam saldığını görünce, üç yılda gerçekleşen bu iki tabloyu yan yana koymuş ve…
Ve “İşte o zaman kapitalizmin ne cehennemin bir adaletsizlik olduğunu ve servetin eşit dağılımının ne denli gerekli olduğunu kavramış. Şam yolunu bulmuş, ‘Işık olsun!’ sözü kafasının içinde çınlamış” ve “Artık sosyalist” olmuştu.
Ağabeyi 1895 katliamlarında varını yoğunu kaybetmiş, yurtdışına göç etmiş ve o sıralar Marsilya’da okuma bahanesiyle avarelik yapan Pançuni’ye gönderdiği parayı da kesmişti. Beş parasız kalan Pançuni, bir arkadaşına
“Bu durumdan nasıl kurtulacağım” diye sorunca, “Gel seni devrimci yapalım. Konuşma yeteneğin de var, bu yeterli” cevabını almıştı. Hummalı bir devrimci hareket içerisine giren Pançuni, Bulgaristan, Yunanistan, Mısır, İran ve sonunda Kafkasya’ya gelir. Meşrutiyet ilan edilince soluğu İstanbul’da alır, ama burada sekiz-on konferans verip Paris Komünü’nü ballandıra ballandıra anlatmasına rağmen yüzüne bakan olmayınca kararını verir: “İstanbul’dan ziyade taşrayı uyandırmak, aydınlatmak, dönüştürmek kaçınılmaz bir gereklilikti.”
Yoldaş Pançuni, Arapkir’in 20 haneli Dzabılbar isimli Ermeni köyüne gelir. “Dzabılbar köyünün özellikle sosyalizm konusunda derin bir cehalet içinde olduğunu söylemeye gerek yok. Benim görevim önce sınıfsal ayrımları yaratmak” olacak der ve üç tarla, iki inek, iki keçi ve bir eşeğe sahip Res Sarko’yu da köyün hain burjuvazisi ilan eder. Köy papazı Der Sahak’ın Res Sarko ile dostluğunu kapitalistlerin ve ruhban sınıfının fakir köylülere karşı kurduğu ebedi ittifak olarak tespit eder ve kitap boyunca “devrimci merkeze” gönderdiği mektuplar
hep “Acele para yollayın” diye biter.
Köyde devrim yapmak için köyün delisi Avo ve çocuklardan bir milis kuran Pançuni, bu işin böyle olmayacağını anlayınca, komşu Kürt köyü Komraş’a gider ve hapisten yeni çıkan Haso ile “Komraş Sosyal Devrimci Karl Marks” kulübünü kurar. Kurduğu örgütler arasında tek üyesi sağır Sara olan “Dzabılbar Bilinçli Kadınlar Öncü Birliği” de vardır. Yağmacı Kürt Haso’yu köye tebelleş edince, Haso tutuklanır. Bu gelişme üzerine Komraş Kürtleri Dzabılbar’a saldırır, köyü yakıp yıkar ve çoğunu öldürürler.
Yoldaş bu durumu “Kan aktı ve sınıf mücadelesinin tarlalarını suladı” diye izah eder ve Res Serko’nun başıboş eşeğini el koyarak yeni hedefine doğru yola çıkar.
Kitap böyle devam ediyor. Bu enfes edebî şölenin tamamını okumak isteyenler, hediyesi karşılığında kitabı alacaklar ve hiç pişman olmayacaklar. Benden söylemesi…

Taraf Kültür EKi, 10.12.2009

Bay Oscar Wilde’ın portresi

Oscar Wilde’ın 1895 tarihli güldürüsü The Importance of Being Ernest’taki pervasız karakter Ernest Worthing, Paris’te bir otel odasında otel müdürü tarafından ölü bulunur. Bundan tam beş yıl sonra, Wilde’ın kendisi de yine –sürgünde olduğu- Paris’te, yine bir otel odasında, yine bir otelin müdürü tarafından ölü bulunur. Bu tesadüf Wilde’ın sıradışı sonu ve hayatı ile tüm yaşamındaki sanat kariyeri arasındaki iç içe geçmişliği, ya da belki de sanatçının aslında her eserinde sürekli kendini anlatmasının neticesidir. Hayatının son yıllarında yakın arkadaşı Andre Gide’ye dehasını yaşamına, eserlerine ise yeteneğini yansıttığını söylese de, belli ki bu ayırım çok da kesin değil gibidir.
Babası Sir William, Oscar Wilde’ın 16 Ekim 1854’te doğup büyüdüğü Dublin’de tanınmış bir cerrahtır. Klasik eğitimini Dublin’deki Trinity College’da tamamladıktan sonra, büyük bir başarıyla Oxford’da burslu öğrenim hakkı kazanır. Oxford’da etkileyecek iki önemli şahıs beklemektedir onu. İlki, o dönem üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi’nin başında olan ve estetik teorisi ile Wilde’ın başını döndüren Profesör John Ruskin ama onun için daha önemli bir şahsiyet olacak olan Walter Pater. Karakteristik abartısıyla, Pater’ın Renaissance’ını “Bu benim altın kitabım. Onu yanıma almadan hiçbir yere seyahat edemem. Ama bu kitap yıkılışın, çöküşün de son belirtisidir. O yazıldığında, kıyametin boruları da ötmüş oldu” der.
HAYATININ DÖNÜM NOKTASI OXFORD YILLARI
İrlandalı yazar Wilde, 1878’de Oxford’dan mezun olur ve yakın arkadaşları George Bernard Shaw ve William Butler Yeats’in de bulunduğu Londra’ya yerleşir. Burada kendisini kısa sürede iki iş yapar ve bu alanlarda yer edinmiş halde bulur: İlki şairlik, diğeri ise “Sanat için sanat” akımının sözcülüğü. Estetik akımının öncüsü isimler arasında yer alan Wilde sadece Fransız şair ve eleştirmenlerinden değil, Rosetti’ye dek geriye uzanan, oradan da Keats’e gelen İngiliz şairlerden de etkilenir. 1882 yılında Amerika’ya “Estetik akımı” üzerine konferanslar verdiği uzunca ve başarılı bir akademik seyahatte bulunur. Bu söylevlerin birinde İngiltere’nin dörtte üçüyle, aklın en temel prensiplerinde bile anlaşamayacağını iddia eder. Estetik üzerine verdiği söylevlerde herkesi kendisine hayran bırakır. Bir konuşmacı olarak benzersiz bir yeteneğe sahiptir. Yeats Wilde’ı ilk kez dinledikten sonra “Onun gibi mükemmel cümleler kuran bir konuşmacıya hiç rastlamadım. Yaptığı spontane konuşma, bütün gece üzerinde çalışılmışçasına mükemmeldi” der.
Wilde’ın dinleyenleri büyülemesinin nedeni kelimeleri kusursuz kullanımının yanında, en çılgınca ve münasebetsizce şeyleri son derece vakur ve ağırbaşlılıkla dinleyenlere anlatması ve ikna edici olmasıydı. Mesela bir seferinde hayatına üç kadın girdiğini ve üçüyle de evlendiğini söylemiş ve bu kadınları sıralamıştı: İlki Kraliçe Viktorya, ikincisi sanatçı Sarah Bernhardt ve üçüncüsü ise Kraliçe Viktorya’nın oğlu Galler Prensi Edward’ın uzatmalı metresi Lily Langrty’ydi. Öte yandan, onun emsalsiz bir hatip olmasını sağlayan en önemli özelliklerinden bir diğeri ise, bir aktör dehasına sahip olmasıydı. Çok utangaç birisi olmasına rağmen, frapan giyim tarzıyla ilgi odağı olmaya bayılırdı, ceketinin üst cebinde papatya veya zambak taşırdı. Öncülleri Charles Dickens ve Benjamin Disraeli gibi renkli giyinir, Viktorya döneminin boğucu, püriten ve tekdüzeliğini yansıtan siyah kostümlü “ciddi” yazar ve hatipleriyle tezat oluştururdu. Bir mektubunda “Sanat üzerine artık mesele olmaktan çıkmış görüşler, şüphesiz ki hiçbir değer arz etmezler” demesi de bu yüzdendi.
ORTA SINIFIN HİDDETİ
Wilde çok geçmeden orta sınıfın büyük hışmına uğradı. Özellikle Dorian Gray’in Portresi adlı romanı onun hayatında bir dönüm noktası oldu. Her ne kadar Sherlock Holmes’un yaratıcısı İskoç yazar Arthur Conan Doyle, kitabı “yüksek ahlaki değerler” üzerine bir yapıt olarak kabul etse, W. B. Yeats ise “mükemmel bir kitap olarak” nitelese de, eseri büyük bir ahlaksızlık örneği olarak kabul eden insanların sayısı hiç de azımsanacak gibi değildi. Scotts Observer yazarı Charles Whibley Lord Arthur Somerset ve çok sayıda postane çalışanının adının karıştığı 1889 homoseksüel hadisesine göndermede bulunarak “O ancak kanun tanımayan soylular ve sapık telgraf oğlanları üzerine en iyi şekilde yazabilir” diye yazmaktaydı. Kitap, kendisi de homoseksüel olan Oscar Wilde’ın bir tür otobiyografisi olarak yorumlanıyordu. Oxford’daki öğrencilik yıllarında bu tür ilişkiler yaşadığı gibi, 1884 yılında 29 yaşındayken Constance Lloyd ile evlenmiş ve ondan iki çocuğu olmuştu.
Daha sonra, 1886 yılında ise Robert Ross isminde bir erkek partner edinir. Dorian Gray’in Portresi ile kendi yaşamı arasında şaşılacak denli benzerlikler bulunur gerçekten de. Oxford’dan yakın arkadaşı Frank Miles ve yine eşcinsel olan Ronal Gower, kitapta Basil Hallward ve Lord Henry Wotton olarak karşımıza çıkar. Bu kitap onun adının sağlıksız ve ahlaksız olan her şeyle birlikte anılmasına yol açar. İngiliz toplumunun ikiyüzlülüğüne getirdiği eleştiri, ama bundan da öte, gerçekte toplumun ne olduğuna yönelik çarpıcı tespitleri hedef seçilmesinde asıl etkendir. Yaşadığı dönemde bir hastalık olarak kabul edilen – modern tabiriyle- eşcinselliği gerekçe gösterilerek günah keçisi ilan edilen Wilde’ın asıl günahı, geleneksel İngiliz toplumunun çürümüşlüğüne ayna olan bir zeka ve edebî dehaya sahip olmasıdır. Wilde’ın kurbanlaştırma ve aslında yok edilme süreci başlatılmıştır.
PORTRE, GRAY’İN Mİ, YOKSA WILDE’IN MI
Wilde Dorian Gray’in Portresi’nin nüshalarının 1890’da aylık Lippincott’ta yayımlamaya başlamasıyla gelen eleştiriler üzerine kendini savunmak üzere pek çok yazı kaleme alır almasına ama, yine de kitapta bazı düzeltmeler, kendi deyimiyle daha fazla “mor” ton kullanarak sadeleştirmelere gider. 1891’de yayımlanan ve bunca konuşkanlığına rağmen Wilde’ın tek romanı olacak olan kitabın önsözünde, elbette ironik bir ifadeyle, “Bütün sanatlar yararsızdır” der ama, girişine yazdığı önsöz, onun hem sanat hem de hayat anlayışının bir manifestosu olarak da okunabilir:
“Sanatçı güzel şeylerin yaratıcısıdır. Sanatı açıklamak ve sanatçıyı saklamak, sanatın amacıdır. Eleştirmen güzel şeylerin yeni bir maddesel izlenimini veya başka bir biçimini yansıtabilen kişidir. En düşük olarak en yüksek eleştiri biçimi, özyaşam öyküsüdür. Güzel şeylerde, güzel anlamlar bulan kişiler hatalıdır. Güzel şeylerde güzel anlamlar bulan kişiler kendilerini yetiştirmeye çalışmaktadırlar. Bunlar için umut vardır. Güzel şeylerde yalnızca güzellik görenler seçkindir. Ahlaklı veya ahlaksız kitap olamaz. Kitaplar ya iyi yazılmıştır ya da kötü yazılmıştır. Hepsi o kadar. Kişinin ahlaki yaşamı sanatçının konusuna göre şekillenir. Ama sanatın ahlaklılığı mükemmel olmayan bir ortamın mükemmel kullanımını anlatmaktadır. Hiçbir sanatçı bir şey kanıtlamaya çalışmaz. Yalnızca doğru şeyler kanıtlanabilir. Hiçbir sanatçının ahlaki sempatisi yoktur. Ahlaki sempati bir sanatçı için bağdaşmaz bir şeydir. Sanatçı her şeyi ifade edebilir. Düşünce ve dil, sanatın sanatsal öğeleridir. Bu açıdan bakınca bütün sanatlar, müzisyenin sanatıdır. Bütün sanatlar yüzeydedir ve simgedirler. Bu yüzeyin altına gidenler tehlikededir. Bu simgeyi okuyanlar tehlikededir. Sanat hayata değil, gözlemciye ayna tutar. Düşüncede çeşitlilik işin yeni, karmaşık ve yaşamsal olduğunu gösterir. Sanatçı kendi kendiyle uyum içinde olduğu zaman eleştiriler kötü olur. Bir kişi onu yapmayı sevmezse bile yararlı şeyler yapıyorsa bağışlanabilir. Yalnızca yararsız şeyler yapanın bu işi şiddetle sevmesi gerekir. Bütün sanatlar yararsızdır.”
Oscar Wilde tek romanı olan ve tam da olgunluk dönemi eserlerini vereceği dönemde aldığı tepkilerle kıstırılmasına yol açan Dorian Gray’in Portresi’nde yüzyılın sonuna doğru insanların önyargılarına, boş inançlarına karşı amansız bir savaşa girişmiştir. Thomas Mann’ın “Nietzche ve Wilde, Viktorya çağının düzmece burjuva ahlakına karşı çıkan ilk Avrupalı düşünürlerdi” demesi boşuna değildir. Aklı başında herkes dünya değerlerinin sonuna ulaşıldığının farkındadır. İnsanlığın üzerine sağlamca basacağı değerler artık yokturlar ve alternatifleri de bulunmamaktadır. Dorian Gray’in kalbindeki derin kederin asıl nedeni tam da budur.
BRİTANYA’NIN UTANCI
WILDE DAVASI
1891 yılında Lord Alfred Douglas ile tanışan Oscar Wilde için sonun başlangıcı da başlamış olur. Oscar Wilde’ın Lord Alfred ile hiçbir tepkiden kaçınmadan beraber görünmesi Lord Alfred’in babası Queensberry markisinin hışmına neden olur. Wilde’ın gittiği bir kulübe giderek “oğlancı geçinen Wilde” diye not bırakır adam. Bunun üzerine Wilde –Lord Alfred’in de cesaretlendirmesiyle- hakaret davası açar; fakat davayı kaybeder. Bununla da kalmaz olaylar. Eşcinsellik – o dönemde henüz “homoseksüellik” kelimesi icat dahi edilmediğinden, “başka erkeklerle girdiği iğrenç ahlaksızlık” diye tanımlanır-, gençleri baştan çıkarmak ve toplumun ahlakını bozmak suçlamasıyla yargılanarak 1895 yılında tutuklanır. Aslına bakılırsa Wilde’dan sonra kamu davası haline gelen mahkeme süreci sayesinde, daha önce cesası idam olan eşcinsellik, artık hapis cezası gerektiren bir “suç” haline gelmişti.
Bu süreçte kendisine destek olan yegâne kişi G. Bernard Shaw olur. İki yıl ağır hapse mahkûm edilir Wilde. Hapis hayatı onu çok hırpalar, çürütür, değiştirir: Wilde hapisteki sefalet ve kötü muamelenin etkisiyle hayatın “gerçekleri” üzerine yazmaya yönelir. Hapisten önceki sanat yaşantısının olabilecek en büyük başarıya ulaştığını ve bir sanatçının iki kere aynı işe girişmemesi gerektiğini, eğer girişiyorsa ilkinde başarılı olamamış anlamına geleceğini söylerek, aslında kendini avutur. Hapisten çıktıktan sonra bir süre saklanır, Sebastian Melmoth takma adını kullanır. Bunun sebebini de hapiste yazdığı iki eserden birisi olan –diğeri “The Ballad of Reading Gaol”dur- “Prose Confession de Profundis”te şöyle açıklar: “Halk korkunçtur; insanı yalnız son yaptığıyla tanır. Şimdi Paris’e gitsem beni yalnızca bir mahkûm olarak görmek isterler. Bir oyun yazmadan önce ortaya çıkmak istemiyorum. O zamana kadar beni rahat bırakmalılar.”
Her ne kadar oyun yazmak istediğini söylese de bu çökmüş ruh halinin etkisiyle olsa gerek 654 dizelik bir şiir ortaya çıkar. Bu şiir için “Hapishane hayatını yazmak istiyorum. Ama bir tiyatro oyunu çıkmayacak kadar korkunç bir hayat bu” der. Ona “Reading Hapishanesi Baladı” adını verir. Şiirin içinde yer alan ve idam edilen bir mahkûm için yazdığı dizeler şimdi onun mezar taşında yazılıdır: “Öldü işte ama her şey bitmedi / Kırık ölü çömleğini insafın / Başkasının gözyaşı dolduracak; / Akıp gidecek yaşamın ırmağı / Tüm lanetli, sıradışı insanlar / Onun ebedî yasını tutacak.”
YILDIZLARA BAKAN ÖLÜM
Oscar Wilde, hapisteyken varı yoğu yağma edildiği için –tutuklandığında evinde bulunan her şey 25 şiline haraç mezat satılmıştır- beş parasız kalmıştır. Eşi Constance kendisini boşamış, İsviçre’ye yerleşmiş ve soyadını da Holland olarak değiştirmiştir. Yakın arkadaşı Andre Gide’nin davetiyle Fransa’ya gider. Son üç yılında Avrupa’da gezinir, ucuz otellerde kalır. Arkadaşlarının verdiği küçük borçlarla geçinir. İçindeki yaratıcı ateş yeniden parlamaz bir türlü. Ezilmiştir. Britanya İmparatorluğu’nun demir yumruğu onu ezmiştir. 30 Kasım 1900’de Paris’te kaldığı ucuz bir otel odasında menenjit hastalığından vefat eder. O ünlü “Ya şu duvar kâğıdı gider, ya da ben” sözünü söylemiştir ölürken. Tıpkı Edgar Allan Poe’nunki gibi, cenazesine sadece birkaç kişi katılır.
“Hepimiz çamur içindeyiz, ama bazılarımız yıldızlara bakar” demişti Wilde. Britanya İmparatorluğu yeryüzünü paylaşma yarışında gittikçe küçülerek günümüzün orta boylu bir ülkesine dönüştü. Ama Wilde hâlâ büyük ve gittikçe büyüyor. Eşsiz ve “ahlaklı” düşünce biçimiyle bize yıldızların yerini işaret ediyor.
MAHKEMEYE TARİHÎ CEVABI
O dönemde henüz “homoseksüellik” kavram olarak tanımlanmış olmadığından, “Başka erkeklerle girdiği iğrenç ahlaksızlık ve toplumun ahlakını bozmak” suçlamasıyla mahkemeye verilen Oscar Wilde, sorgusu sırasında Lord Alfred Douglas’a yazdığı bir şiirde geçen, “adını söylemeye cesaret edemeyen aşk” dizesinin anlamını soran Savcı C.F. Gill’e şöyle cevap verir:
“Bu yüzyılda ‘adını söylemeye cesaret edemeyen aşk’, yaşça büyük bir erkeğin, daha genç bir erkeğe duyduğu büyük duygusal yakınlıktır; aynen David ve Jonathan arasında yaşandığı gibi, Plato’nun bunu felsefesinin temeli yapması, Michelangelo ve Shakespeare’in sonelerinde yazdıkları gibi. Mükemmel olduğu kadar saf olan derin manevi bir yakınlıktır o. Shakespeare ve Michelangelo’nunkiler gibi büyük sanat eserlerine, benim de iki mektubuma olduğu gibi, hükmeder ve nüfuz eder. Bu yüzyılda ise yanlış anlaşılıyor, o kadar yanlış anlaşılıyor ki ‘adını söylemeye cesaret edemeyen aşk’ olarak adlandırılabiliyor. Sırf bu nedenle ben de şu an bulunduğum yerdeyim. Güzeldir, hoştur, duygusal yakınlığın en soylu biçimidir. Onda doğal olmayan hiçbir şey yoktur. Akla hitap eder, ve her ne zaman yaşça büyük olan adamın zekâsı, daha genç olanın da yaşama sevinci, umudu ve hayata karşı cazibesi varsa, bu hep yaşanır. Bunun böyle olması gerektiğini de dünya anlamıyor. Dünya bununla alay ediyor, bazen de bu nedenle birini teşhir direğine çıkarıyor.”
Ne dersiniz, Savcı Gill, Wilde’ın ne demek istediğini anlamış olabilir mi?

Taraf Kültür Eki, 21.10.2009

Halid Ziya Uşaklıgil

Halid Ziya Uşaklıgil’in ölümsüz eseri Aşk-ı Memnu, uzun yıllar evvel Halit Refiğ’in başarılı uyarlamasıyla TRT’de altı bölüm halinde yayınlanmıştı. Kanal D’de günümüz Türkiyesi’ne uyarlanmış versiyonu ise 4 Eylül 2008’de yayınlanmaya başladı. Senaryosunu Melek Gençoğlu’nun yazdığı, Mesude Erarslan ve Hilal Saral Ünalan’ın yönettiği dizi, Uşaklıgil’in bu ölümsüz eserini yeniden popüler hale getirdi. Dizi halinde ve ticari bir kaygı güderek çekilen bu eser, haliyle eserin özünden de, güne uyarlanırken sözünden de çok uzaklara savrulmasını beraberinde getirdi. Lakin dizinin aldığı yüksek reyting oranları, Bihter ve Behlül’ün çektikçe çekiştirilen yasak ilişkilerinin pornografisi kadar, şüphesiz eserin bugünün insanına söyleyeceği çok şeyi olması ve kahramanların psikolojik tahlillerinin derinliği ile de yakından ilgili. Kanonik edebî eserlerin çizgiromana uyarlanmasına benzer bir tartışma ve ikilem, edebiyatın bu baş eserlerinin televizyon dizilerine uyarlanmasında da geçerli. Soru şu: Uyarlamalar kaynak eseri ne kadar temsil ediyor veyahut temsil etmeli mi? Yeni nesillere bu eserlerin adını duyurmakta fayda sağladığı iddia edilirken, zengin bir kaynağı kullanmanın etiği ve kötü, deforme edilmiş uyarlamaların ana eseri temsil etmesinin zararı nasıl hesaplanabilir? Lakin bu başka bir yazının konusu olsun ve biz bu vesileyle Halid Ziya Uşaklıgil’in edebî serüvenine ve roman sanatına katkısına bakmaya çalışalım ve buna Uşaklıgil’den azıcık daha geriye, Türkiye’de roman denen şeyin zuhur etmeye başladığı döneme bakarak yapmaya başlayalım.
CERVANTES, CRUSOE VE UŞAKLIGİL
Osmanlı Batılılaşmasının en önemli kırılma noktalarından biri olan 1839’daki Tanzimat’ın ilanı, siyasette ve toplumda yarattığı etki kadar, dönemin edebiyatını da derinden sarsmıştı. Tanzimat’ın getirdiği imkânlarla adına “roman” denebilecek türün ilk örnekleri de bu dönemde verilmeye başlandı. Cervantes’in, ilk roman olarak genel kabul gören Don Kişot’u 17. yüzyılın başlarında yazdığı bilindiğinde göre, bu ‘tür’ün bizim coğrafyaya gelişi, aşağı yukarı çeyrek bin yıllık bir gecikmeye tekabül ediyor. Batıda, başı sonu belli, roman formlarına en uygun ilk roman ise, Defoe’nun sömürgeci romanı Robinson Crusoe’dur ki bu da 1719 yılını işaret ediyor. Yine de iki asra yakın bir gecikme söz konusu.
Batı’da roman, tüm yönleriyle insanı ve yaşamı konu alan, imkânları geniş, belki de edebiyatı uzun süre en majör üye olarak temsil edecek bir tür olarak ortaya çıkmıştı. Lakin, Avrupa’da modern romanın ortaya çıkış nedenleri ile Türkiye’de romanın doğuş saikleri birbirinden çok farklıdır. Avrupa’da toplum gelişmelerinin de bir ürünü olan roman, hemen hemen bütün bilim dallarından yararlanarak, insanı ve çevresini bir problem haline getirmiştir. Romandaki kişiler gerçekte yaşamasalar da, bir benzerleri toplumda sıkça görülebilir. Oysa, ilk Türk romanlarında insan ve ona dair tüm veçheler esere genel görüşler dışında çok az yansır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Romana ve Romancıya Dair Notlar kitabında konuyla ilgili olarak “Eski alemimizin ufku dardı, insanı pek az tanır ve ancak şöyle böyle kıymetlendirirdi. Dış hayata gelince, onunla pek az meşgul olurdu” demektedir.
Türkiye’de roman, onun verdiği yetkin eserlerle olgunluk dönemine girmiştir demek çok da iddialı bir tespit olmaz. Osman Hamdi Tanpınar aynı kitabında, Halid Ziya Uşaklıgil’in Türk romanının gelişimindeki yerini ve değerini şu sözlerle dile getirmektedir: “Bizde asıl romancılık Halid Ziya ile başlar. Halid Ziya Uşaklıgil’in eseri, bütün Edebiyat-ı Cedide romanı ve hikâyesi gibi, gerçek manası Namık Kemal mektebinden ve üslubundan ayrılmak olan bu hareketin olgunluk merhalesini verir. Halid Ziya, yaradılıştan romancı idi. Vak’a icadı, şahsî yaratma gibi bu sanatın ilk plandaki vasıflarına sahipti. Onu anlamak için Türk romanını sıra ile okumalıdır. Kendinden önce derli toplu bir konuşmanın bile bulunmadığı denemelerden sonra, birdenbire onun sağlam yapılı romanlarına gelince, onun edebiyatımızda nasıl bir konak olduğu görülür. Halid Ziya ile biz birçok şey gördük. Kafası cemiyetin büyük davalarıyla uğuldamıyordu. Belli başlı ‘tema’sı olan ferdî saadet meselesinde bile, cemiyet hayatını derinleştiremediği için yerli yerine koyamamıştı.”
İLK ROMAN VE İLK KOPUŞ
Halid Ziya’nın ilk romanı Sefile’dir. Üstadın acemilik dönemi eseri olan bu ilk romanda bile kendinden öncekilerden radikal bir biçimde ayrılan bir yazın anlayışı göze çarpar. Mesela, Tanzimat edebiyatının önde gelen yazarlarından Ahmet Mithat’ın Henüz On Yedi Yaşında isimli eseri ile Sefile’nin konusu hemen hemen aynıdır. Her ikisinde de âşık olduğu erkek yüzünden geneleve düşmüş kızların hikâyesi konu edilir. Ahmet Mithat Efendi, romanında bir hastalık olarak gördüğü fuhuşun Türk toplumunun bir özelliği olmadığını, onun bizim toplumumuza dışarıdan zerk edildiğini ispatlamaya çalışırken, Uşaklıgil, böyle estetize, özcü amaçları amaç edinmez ve peşin hükümlerden uzak durur. Sefile’de anlattığı, sadece saf bir kızın karşılıksız aşkı nedeniyle hayatının nasıl ellerinden kayıp gittiğidir. Nitekim baş eseri sayılan Aşk-ı Memnu’da da, öncüllerinin romanlarında sadece gayrımüslim kadınlarda görülen koca aldatma meselesi, ilk defa onun romanında Müslüman kadınlara da –Bihter ve annesi Firdevs Hanım- atfedilen bir gerçeklik olur. Bu o dönem için devrim sayılacak bir yeniliktir. Diğer yandan onu Ahmet Mithat Efendi gibi öncüllerinden ayıran bir diğer husus ise, Halid Ziya’nın kahramanlarının Batı uygarlığını içine sindirmiş, normal kişiler olmasıdır. Batılı yaşam ve düşünme biçimleri, onları ilk kez taklit edenlerdeki gülünçlüğe sahip değil, daha olgundur. Ahmet Mithat Efendi ve Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın alafranga tiplemeleri gibi okuyucuyu güldürme ve Batı kompleksini giderme amaçlı karikatürize tiplemelere ihtiyaç duymaz. Gerçek hayatla uyumlu kişilerdir Uşaklıgil’in kahramanları.
Halid Ziya Uşaklıgil için birinci derecede önemli olan Tanpınar’ın da belirttiği gibi olay değil, insan psikolojisidir. Türk romanı ile Batılı romanlar hakkındaki düşüncelerini 1891-92’de yayımladığı Hikâye isimli kitabında açıklarken, kendisi de altını çiziyor bu durumun: “İnsan kalbinin en seçkin duyguları, insanlığın en önemli halleri hikâyelerde inceleme terazisinden geçiriliyor. Hikâyeler öyle bir insan hayatının aynası olarak görülüyor ki, psikoloji ilminin sorunlarından en önemlilerine araştırma konusu oluyor. Ortaya gerçek insanlar, birer kalbi olan adamlar çıkıyor, yaşatıyor, insanoğlunun durumunu her haliyle, her şekilde anlatıyor.”
Halid Ziya Uşaklıgil 1893’te Reji İdaresi’nde başkâtiplik göreviyle İstanbul’a gelince Hüseyin Siret, Mehmet Rauf, Rıza Tevfik, Hüseyin Cahit, Ahmet Rasim gibi yazarlarla dostluk kurar ve 1896’da Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katılarak Servet-i Fünun dergisinde kendisine epey şöhret getiren romanlarını yayımlar. 1901-1908 arasında dönemin gergin siyasi atmosferinin etkisiyle yazarlığı bıraktıysa da, II. Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle yeniden yazmaya başlar. Sansüre takılması nedeniyle 1923’e değin yazdıklarını yayımlamaz. Halid Ziya’yı öncekilerden ayıran, romanda mükemmelliğe giden yolda konu seçiminden çok, karakter oluşturmaktaki, dil ve teknikteki derinleşen titizliğidir. Öncelikle roman kişileri ele alındığında kimi romantik yönlerinin bulunmasıyla birlikte, modern hayatın içinden, eğitimli, kimi zaman hırslı, kimi zaman isyankâr, aşkta toplum kabullerini kırabilen, kıskanan, ümit eden, bunalıma giren realist karakterler olarak karşımıza çıkar. Halid Ziya’nın, hemen hemen her romanında karakter oluştururken Servet-i Fünun kuşağının sanatçı ruhlu, yenilikçi insanını da bir şekilde yansıttığı görülmektedir. Halid Ziya’nın romanlarında dikkat çeken diğer bir gelişme de olay, çevre, zaman, tasvir ve tahlillerin ortaya konuluşundaki teknik olgunluktur. Romanları birer düğümlemeler ve çözümlemeler zinciridir. Roman kahramanlarının her biri kendi etrafında çıkışlar ve inişler yaşarken, yazar, bunların hepsini roman boyunca başkarakterin etrafında ustaca birleştirmiştir.
ESTETİK Mİ, TOPLUMSAL SORUNLAR MI
Bununla birlikte, romanlarında Halid Ziya’nın ilgi alanı dardır. Kişilerini ve onların sorunlarını işlerken sınırlı bir yaşantı çerçevesinin dışına çıkmaz. Halid Ziya’ya yöneltilen en önemli eleştiri de bu noktadadır. Halid Ziya’nın mensubu olduğu Edebiyat-ı Cedide akımını toplumsal sorunlardan kopmakla suçlayan bu görüş, estetizm ile siyasallık arasında ters bir orantı olduğunu iddia eder. Yalnızca II. Abdülhamid’in istibdad döneminde değil, siyasi olarak baskı dönemlerini ima eden her süreçte edebî üretim toplum sorunlarından uzaklaşarak estetik kaygılara ağırlık verir. Estetizm, burada sanatçının bir tür sığınağı olmuş gibidir. Tanzimat dönemi romanlarını estetik bakımdan zayıf bulan eleştirmenler aynı örnekleri siyasallıkla karakterize ederlerken, servet-i fünun dönemi romanlarına ilişkin değerlendirmelerinde estetik-siyasallık “karşıtlığını” tersine çevirirler. Oğuz Atay, “Halid Ziya, Abdülhamid yönetiminden çekindiği için, eserlerinde sosyal ortamı, kökünden sarsılan Osmanlı Devleti’ni ve bu sarsıntıları söz konusu etmez” şeklinde yapar tespitini. Berna Moran Aşk-ı Memnu üzerine yazdığı eleştirisinde, “Topluma değil, bireye ve bireyler arası ilişkiye dönük romanlar” arasına yerleştirir bu eseri.
Tüm bu eleştirilere rağmen Halid Ziya’nın 1898-1900 arasında yazdığı Aşk-ı Memnu ilk büyük Türk romanı kabul edilir. Fethi Naci, “Aşk-ı Memnu” başlıklı yazısında, “Romana özgü hareket bakımından da kusursuz bir örnek” tespitinde bulunur. Mehmet Rauf, 1901’de Servet-i Fünun dergisinde yayımlanan, yine “Aşk-ı Memnu” başlıklı yazısında, “Bu eser edebiyat-ı hâzıranın en büyük muvaffakıyetidir, şeklen ve esasen daha bu kadar güzel hiçbir eser okumamıştık; hatta daha ileri gideceğim, kemal-i cesaretle iddia edebileceğim ki bunun bugünkü Avrupa romanlarından hiçbir farkı yok, yahut gayet cüzi bir farkı var, o kadar ki ne bu fark, ne eserin bütün kusurları hiçbir zaman men edemez…”
Berna Moran ise Halid Ziya’nın Aşk-ı Memnu’da birtakım insanların, neden-sonuç yasasına göre gelişen aşk öyküsünü anlatan, psikolojik gerçekliğe dayanan, sağlam yapılı, kusursuz bir sanat yapıtı yaratmak peşinde” olduğunu söyler.
YENİ BİR DİL ARARKEN...
Halid Ziya, Edebiyat-ı Cedide’nin sanat anlayışı doğrultusunda yeni bir dil yaratmaya çaba göstermiştir. Osmanlıca’da bile kullanılmayan Farsça ve Arapça sözcükler bularak, Türkçe’de olmayan kurallarla tamlamalar yaparak konuşulan dilden çok ayrı, süslü ve yapay bir sanat dili oluşturmuştur. “Artistik nesir sanatçısı” olarak tanınan Halid Ziya bu konuda Abdülhak Hamid ve Recâizâde Mahmud Ekrem ile Fransız şairlerinin, özellikle de Baudelaire’in etkisinde kalmıştır. Bu doğrultuda devrik cümleler kurarak, fiilden önce gelmesi gereken tamamlayıcı öğeleri kimi zaman fiilin sonuna getirerek, asıl düşünceyi anlatan sözcük ya da sözcükleri kimi zaman bağımsız vererek, kimi cümleleri yanda keserek ve bolca ünlem ifadeleri kullanma gibi yöntemler kullanarak ince bir anlatım dili geliştirmiştir. Bu anlatım tarzından, sonraları kendisinin de rahatsız olduğunu söyleyen yazar, Aşk-ı Memnu’dan sonra yazdığı Kırık Hayatlar’da bu tutumdan uzaklaşmaya çalışmış ve en güzel eserlerini daha sonraları yeniden ele alıp sadeleştirmiştir. Daha sonraki yıllarda romanlarının yeni baskıları yapılırken de bunların dilini bir ölçüde yalınlaştırmak gereğini duymuştur.
Halid Ziya için, evvelki haftalarda Osman Hamdi Tanpınar, Refik Halid Karay için söylediklerimizi tekrarlayabiliriz. Büyük bir kırılma ve geçiş döneminde eser üretmenin hem müspet hem de menfi tesirleri altında, ülkenin özgün edebiyatının temellerini atanlardan, ilk önemli eserleri verenlerden biridir o da. Sadece bu nedenle de her zaman hatırlanmayı ve ölümsüz bir kaynak olarak başvurulmayı hak etmektedirler.

Taraf Kültür Eki, 02.12.2009

ANADOLU’NUN WAGNER’İ GOMİDAS VARTABED

Halide Edip’in “Şarkı söylediğinde Allah onu dinlemek için aşağı inerdi” dediği, Avrupalıların gıptayla izlediği büyük bir müzik dehasıydı Gomidas Vartabed. 140 yıl önce Kütahya’da doğdu, aklını yurdunda bıraktı ve Paris’te öldü
Gomidas Vartabed, Ermeni halkının yaşadığı acıların ve hayata karşı gösterdikleri onurlu duruşun sembollerinden biridir
Dünyada Gomidas Vartabed’i tanımayan bir Ermeni bulmak ne kadar zorsa, onun bırakın dehasını ve bu topraklar için önemini, adını dahi duyanlara rastlamak o kadar zor olacaktır ülkemizde. Bilenler ise, muhtemelen Fransız parlamentosundan soykırım kararı çıktıktan sonraki “tartışma”lar esnasında 1 Şubat 2001 tarihli Hürriyet gazetesinin iç sayfalarında, ince, uzun, El Greco’nun deformist figürlerini andıran heykelinin dibine fotoşopla bir köpeği işettikleri o fotoğraftan hatırlıyor olabilirler onu...
Oysa Gomidas bu coğrafyanın, bu toprakların yetiştirdiği en önemli müzik insanlarından biridir. İliklerine kadar Anadolulu, Türkiyelidir. 140 yıl önce, 27 Eylül 1869’da Kütahya’da dünyaya gelir. Asıl adı Soğomon Soğomonyan’dır. Annesi Takuhi şiir ve güfte yazan, beste yapan, müziğe hayran, içine kapalı, melankolik bir kişidir. Müzikle iç içe olan sesi de epey güzel kunduracı Kevork’a da belli ki daha genç yaşta bu nedenle âşık olmuş, evlenmişlerdir. Daha altı aylıkken henüz 17 yaşında olan annesini kaybeder Soğomon. Küçük Soğomon, içine kapanık, çelimsiz, solgun bir çocukmuş ama öyle güzel şarkı söylermiş ki ahali Küçük Yetim Şarkıcı takmış adını. Yıllar sonra yakın arkadaşı Markrid Babayan’a “Babam neşeli, annem ise melankolikti. Ben de onların bir tür karışımı oldum” der. 11 yaşına geldiğinde babası da rahmetli olmuş, kimsesiz kalmış Soğomon. Onu, ikinci annem dediği büyükannesi Maryam büyütmüş. Annesinin bir zamanlar resminin asılı olduğu duvardaki çiviye bakıp, saatlerce hiç tanımadığı annesini düşündüğünü yazar İsabel Yolian, yazdığı Gomidas biyografisinde.
ERMENİCE BİLMEMESİNE RAĞMEN...
Ne garip tesadüf, öksüz ve yetim kalmasa, böylesi büyük bir ozan, bestekâr ve dinadamı tarih sahnesine çıkmayacaktır belki de. Çünkü tam da o zamanlarda, yani 1881’de, Ermenilerin tarihi dini merkezi Eçmiadzin’de bulunan Ermeni Başpatrikliği, Anadolu’ya heyetler göndererek dinadamı olmak üzere eğitmek için kimsesiz Ermeni çocuklarına ulaşmaktadır. Soğomon’un yaşadığı bölgeden mesul dinadamı Rahip Dertsakyan episkopos olarak takdis olmak üzere Eçmiadzin’e giderken, yanına Soğomon’u da alır. Önce Yerevan’a, sonra da kentin yanıbaşındaki Eçmiadzin’e varırlar. Ancak ciddi bir pratik sorun vardır; Soğomon ailesi de bilmediğinden, Ermenice öğrenememiştir. Onu öğrenci olarak kabul etmekte tereddüt edilir önce. Ancak Başpatrik IV. Kevork’un huzuruna çıkma şansı bulur. “Ben Ermenice bilmem. Ama şayet arzu ederseniz sizin için şarkı söyleyeyim” der ve başlar söylemeye. Şarkı bittiğinde Başpatrik öyle etkilenmiştir ki çocuğu “Yavrum benim, biçare yetimim benim” diye kucaklar.
Böylelikle Soğomon, Kevorkyan Manastırı’nda eğitim almaya hak kazanır. Manastırda Anadolu’nun her yerinden gelen Ermeni öksüz ve yetimlerin söylediği ağıt ve türkülerden etkilenerek büyür. 1893’te mezun olur ve 1895’te rahip olarak takdis edilir. Bu dönemde Sahag Amaduni yönetiminde kilise müziğinin teori ve pratiğini çalışır. Ermeni kilisesinin kadim geleneğine göre bekarlık andı içerek rahip olan kişiler Kilise ile evlenmiş ve yeni bir yaşama başlamış sayılır. Bunun nişanesi olarak rahibi takdis eden kıdemli dini zat, ona yeni bir isim verir. Soğomon’un yeni ismi ise müziğe olan istidadı nedeniyle olsa gerek, Gomidas olur. Bu isim 7. yüzyılda yaşamış, pek çok ilahi bestelemiş ve Ermeni folklorunda çok önemli yere sahip olan ozanın ismidir.
GOMİDAS, WAGNER’İN KURDUĞU KONSERVATUVARDA
1896 yılında özel bir burs kazanarak Almanya’ya gider. Berlin’de Wagner’in kurduğu Richard Schmidt Özel Konservatuvarı ve Saray Üniversitesi’ne devam eder, kompozisyon teorisi, müzik tarihi, psikoloji, felsefe, piyano, org ve şeflik eğitimi alır. Berlin’de bulunduğu yıllar içinde şehrin müzik çevreleri ile yakın ilişki içinde yaşar. 1899’da konservatuvardan üstün başarıyla mezun olur ve doktor unvanını alır. Aynı yıl Uluslararası Müzik Derneği’nin (International Musical Society) kurucuları arasında Avrupalı olmayan tek üye olarak yer alır. Berlin’de geçirdiği yıllar boyunca Ermeni ve Kürt müzikleri üzerine çeşitli seminerler verir. Alman müzisyenlerden oluşan dörtlülerle kendi düzenlediği Ermeni halk şarklarını sergiler. Paris, Kahire, Lozan, İskenderiye ve Cenevre’de birçok kez konser vermiştir. 20. yüzyılın hemen başında, yani 1900’da Eçmiadzin’e döner. Kevorkyan Manastırı’nı çok sevmektedir. Hatta soyadını Kevorkyan olarak değiştirir. Kilisenin, bu fakir halkın kendisine verdiklerini geri ödemek istemektedir. Çok sevdiği Berlin’i, oranın zengin kültür atmosferini bırakmasındaki ana neden, kendini geri çağıran bu iç sestir. Bilimsel ve pedagojik çalışmalarını burada sürdürür. Anuş isimli operayı besteler. Ermeni müzik tarihinde önemli bir yeri olan bu opera halen Ermenistan Devlet Opera ve Balesi tarafından sergilenmekte ve Ermeni Operası’nın başyapıtı olarak sayılmaktadır.
Bu dönemde belki de en önemli çalışmalarından birine başlar. Kafkaslar ve Ağrı Dağı çevresi ve Anadolu’daki Ermenice, Kürtçe, Farsça, Türkçe dini ve dünyevi halk türkülerini, dans müziklerini derlemeye koyulur. Uzun yıllar alan bu çalışmasında üç bini aşkın, ağırlıklı olarak Ermenice dilinde söylence ve ezgiyi notaya geçirir. Gomidas Vartabed (Vartabed Ermenicede öğretmen demektir), Batı ve ait olduğu Doğu arasında kültürel bir köprü gibidir. Çok iyi bildiği Batı müziği ve ait olduğu Doğu’nun ezgileri, onun eser ve çalışmalarında yek vücut olur adeta. Eserlerinde geleneksel kompozisyon metotlarından kararlılıkla ayrılmış ve evrensel çağdaş metotları kullanmıştır. Öte yandan Eçmiadzin, onun ileri vizyonu için artık ona dar gelmeye başlamış, devrimci fikirleriyle de muhafazakâr dinadamlarının hedefi haline gelmiştir. Çünkü o, Ermenilerin, Batı’ya, sekülerleşmeye, gelenekle birlikte modernleşmeye, yani değişime dönük yumuşak yüzünü ifade etmektedir. Tüm hayali Ermenistan’da bir konservatuvar kurmaktır ancak gerekli olan büyük bütçe nedeniyle bu başvurusu reddedilir. 1905 Nisanında Tiflis’te Başpatrik’ten aldığı özel izinle kilise eserlerinden oluşan, lakin Gomidas’ın polifonik düzenlemesiyle yorumladığı bir konser verir, The Hall of the Society of Artists salonunda. Konserlerin arkası gelir ve o kadar ilgi görür, o kadar muvaffak olur ki, bu onun üzerindeki çevre baskısını daha da arttırır. Eçmiadzin’de ne kadar yalnız, yorgun, parasız ve mutsuz olduğunu yazar Avrupa’daki arkadaşlarına. Yapmak istediklerini gerçekleştirememek ona ağır gelmektedir. Buradaki rutin yaşam, dehasına yönelik kıskançlık ve Berlin’de alıştığı kozmopolit kültür yaşamına duyduğu özlem onu harekete geçirir.
DEBUSSY ONUN DEHASININ ÖNÜNDE EĞİLİR
Gomidas Vartabed, Avrupa’ya çıkar. Paris’te II. Abdülhamit’in zulmünden kaçan ünlü Ermeni muharrir ve yayıncı Arşak Çobanyan’la tanışır ve yakın dost olurlar. Çobanyan, fikirleri ile Gomidas Vartabed’i, o ise dehası ile Çobanyan’ı ziyadesiyle etkiler. Çobanyan onu “Ermeni müziğinin kurtarıcısı” olarak selamlar. Nitekim, kendisi gibi yetim ve öksüz olmasıyla da yakınlık hissettiği Wagner hakkında da Gomidas, “O yabancı uluslara ders olacak bir büyük iş yaparak Almanya’ya kendi özgün müziğini kazandırdı” der. Paris, Lozan ve Cenevre’de korolar kurar, konserler verir ve makaleler yayımlar. Yapıtları nitelik ve nicelik olarak Bela Bartok ile mukayese edilir. Ünü git gide yayılır. 20. yüzyılın en önemli Fransız bestecilerinden Claude Debussy onun için “Gomidas sadece Anduni (Evsiz) adlı eseri ile bile büyük bestecilerin arasında sayılmaya hak kazanmıştır. Senin dehan önünde eğiliyorum” der. Vincent D’Andy, Gabriel Fore, Camille Sen-Sans gibi ünlü müzik insanları da onun hayranları arasındadır.
Ancak maddi sıkıntılar burada da yakasını bırakmaz. Avrupa’da tutunamayacağını anlayınca geri dönmeye karar verir. İstanbul’un, 100 bin kişilik Ermeni nüfusu ve zengin kültürel yaşamıyla kafasındaki projeleri gerçekleştirebileceği imkanları kendisine sunacağı hayallerini kurar. 1910 yılında İstanbul’a gelir. Kendi dünyasında müzik ve dua ile vakit geçiren biri olarak, kısa bir süre sonra Ermeni milletinin ve kendi başına geleceklerin farkında değildir. Hem bununla ilgili dahi olsa, Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik nidalarıyla Müslümanı, Ermenisi, Rumu ve diğerleri ile Osmanlılık çevresinde Meşrutiyet ilan edileli henüz iki sene olmuştur.
AYİNİ ORATORYOYA DÖNÜŞTÜRÜR
İstanbul’a geldiği gibi çalışmaya başlar Gomidas Vartabed. İki yıl içerisinde büyük bir gayretle, ozan, aşık anlamına gelen “Kusan” ismini verdiği koroyu kurar. Kısa zamanda 300’ü geçen üyesi ile Kusan, İstanbul’un en büyük ve başarılı korolarından olur. Bu görkemli koronun verdiği konserler önemli ses getirir. Gomidas Vartabed, İstanbul’da bulunduğu süre içerisinde Parseğ Ganaçyan, Mihran Tumacan, V. Sarkisyan, V. Sırvantsyan ve H. Semerciyan’a özel dersler vermiştir. Bu isimler daha sonra “Gomidas’ın 5 öğrencileri” diye anılarak başarıları ile gerek İstanbul Ermeni müziğine gerekse dünya müzik tarihine isimlerini yazdırmışlardır. Ancak beklentisinin aksine burada da umduğu ilgi ve desteği bulamaz. Bu karamsar zamanlarında kendisini Ermeni Kilisesi’nin ana ayini Badarak‘ın polifonik düzenlemesine verir. Erkek sesleri için yazdığı bu eser dehasını gösteren bir başyapıta dönüşür. Bu dönemde, neredeyse yirmi yılını verdiği 11. yüzyılda Ermenilerin kullandığı ve bugün halen tam çözülememiş olan 26 işaretten ve Ermeni alfabesinin 12 ünsüzünden müteşekkil “khaz” nota sistemi üzerine çalışmaya devam eder, konu hakkında bir de kitap yayımlar. İstanbul’un entelektüel çevresinde önemli bir saygınlığa sahiptir. Türk Ocağı’nda çeşitli konferanslar verir. Yakın arkadaşları arasında Halide Edip Adıvar, Mehmet Emin Yurdakul, veliaht prens Abdülmecit ve ne hüzünlüdür ki Türkçülüğün ideologlarından aslen Kürt olan Ziya Gökalp de vardır.
Gomidas Vartabed, Ermenilerin soykırımın başladığı tarih olarak andıkları 24 Nisan 1915 günü evinden alınır. Tek başına Gomidas dahi, siyasi kalkışma ve ihanet içinde oldukları iddia edilen bu Ermeni aydınların hangi mantıkla suçlanıp ölüme gönderildiklerini anlatmaya yeter gibidir. Trenle Çankırı’ya doğru gitmektedir Gomidas Vartabed. Bu ölüm yolculuğunda kurtulan ender kişilerden biri olur. İstanbul’daki dostları Halide Edip, Yurdakul, ABD Büyükelçisi Morgenthau ve hatta Gökalp devreye girerek Gomidas’ın öldürülmeden İstanbul’a geri dönmesi sağlarlar. Ancak zaten hassas bir ruh yapısına sahip olan Gomidas, yaşadığı bu ağır travma ve arkadaşlarının katledilmelerine duyduğu üzüntü sonucunda ruhsal dengesini kaybeder. 1916 yılında Şişli’deki La Paix Asabiye Hastanesi’ne yatırılır. Dostları, İstanbul’da kalmasının sıhhati için iyi olmayacağına karar vererek aralarında para toplar ve onu 1919’da Paris’e gönderirler. 22 Ekim 1935’te ayağındaki bir yaranın mikrop kapması sonucu, henüz antibiyotik keşfedilmemiş olduğundan, basit bir enfeksiyondan ötürü Villejuif Hastanesi’nde hayata gözlerini yumar.
Gomidas Vartabed, Ermeni halkının yaşadığı acıların ve hayata karşı gösterdikleri onurlu duruşun sembolüdür. O, ülkesinden ayrılırken aklını ve ruhunu arkasında bırakmıştı. Dünyaya saçılan bütün Ermeniler gibi. n

Gomidas
Güneş var
Şarkılarında - toprağı pişiren güneş var
Güneş var yürek ısıtan
Ve özlemle yürekleri yakan
güneş var

Yaprak var
Şarkılarında - filizlenen
yaprak var
Yaprak var kavurucu yazlara direnen
Ve güzle beraber altın kesilen yaprak var

Yağmur var
Şarkılarında - baharın billur yağmuru var
Yağmur var yürek ıslatan
Ve özlemleri temelli dindiren yağmur var

Selam var
Şarkılarında - kainata selam var
Selam var hasat ezgilerimizden düğün ezgilerimizden
Barışçıl insanlara selam var.
Zahrad

Taraf Kültür Eki, 22.09.2009